Ugo Rondinone’nin İstanbul’daki ilk kişisel sergisi the sun and the mountain, 2 Eylül’de Dirimart’ta açıldı. Sanatçının mountain serisinden yirmi heykel ile gündoğumu ve günbatımını resmettiği on dört suluboya eserini bir araya getirdiği sergi, galeri mekânında bir manzara açıyor. Bu manzaraya baktığımızda, sanatçının doğadan aldığı imgeleri renkle dönüştüren görsel dili, şehirde bıraktığı bir başka imgeyi de hatırlattı: 1999’da 6. İstanbul Bienali kapsamında Taksim Meydanı’na yerleştirdiği gökkuşağı anıtı. Anıt, izleyiciyi ‘Buradan Nereye Gidiyoruz?’ sorusuyla karşılıyordu. Aradan geçen 27 yılın ardından Rondinone’yle, bugün yeniden politik bir çatışma alanına dönüşen gökkuşağı imgesini, kamusal alan yerleştirmelerini ve the sun and the mountain ile İstanbul’a dönüşünü konuştuk.
Can Memiş: 1999 senesinde, Gökkuşağı Şiirleri (Rainbow Poems) serisinin bir parçası olarak İstanbul’un merkezi bir noktasına bir gökkuşağı anıtı yerleştirdiniz. Bugün Türkiye’de gökkuşağı sembolünün nefret siyaseti tarafından daha fazla hedef alındığı bir dönemde, bu yerleştirmenizi yeniden hatırlamak da bana çok önemli geliyor. 6. İstanbul Bienali kapsamında İstanbul’un kamusal alanına bir gökkuşağı anıtı yerleştirmeye nasıl karar verdiniz?
Ugo Rondinone: Yapıt en başından kamusal alan için tasarlanmıştı; çünkü gökkuşağı zaten kamusal bir imge. Herkese ait. Doğada izin almadan, sınırlar ve mülkiyet ilişkilerinden bağımsız beliriyor. Aynı zamanda insanlar ona pek çok anlam yüklüyor: merak, umut, dönüşüm, çocukluk, maneviyat ve queer kimlik. 1999 yılında Where Do We Go from Here? (Buradan Nereye Gidiyoruz?), hareketin, karşılaşmaların ve çelişkilerin şekillendirdiği bir şehrin merkezine, Taksim Meydanı’na yerleştirildi. Eser, geleneksel anlamda bir anıt olarak tasavvur edilmemişti. Anıtlar genellikle geçmişte yaşanmış bir şeyi hatırlatır ve ona yüklenen anlamı sabitlemeye çalışır. Benim gökkuşağım ise bunun tam tersini yapıyordu. Bir soru soruyordu. İnsanlara neyi hatırlamaları ya da ne düşünmeleri gerektiğini söylemek yerine, belirsizliğe alan açıyordu. Bu, kamusal sanat anlayışım açısından önemli. Kamusal alandaki bir yapıtın bir mesaj iletmesinden yana değilim. Şehrin gündelik yaşamında psikolojik bir açıklık yaratmasını isterim. Gökkuşağı neredeyse bir hayalet gibi belirir: aynı anda hem tanıdık hem de yabancı. Cümlenin bir soru biçiminde kurulmuş olması da altından geçen herkesin yapıtı farklı bir şekilde tamamlamasına olanak tanıyor. İlgimi çeken paradoks, sonradan “gece gökkuşağı” olarak adlandırdığım şeydi: gün ışığına, hava durumuna ve doğaya ait bir şeyi alıp şehrin ortasında neon, plastik ve elektrik aracılığıyla yeniden yaratmak.

Can Memiş: Bienal’in tanıtım metinlerinde anıtın çoklu anlamları olduğuna yer veriliyordu. Siz bu işi yerleştirirken gökkuşağının hangi anlamlarıyla ilgileniyordunuz?
Ugo Rondinone: Gökkuşağının queer anlamı benim için önemli, ancak gücünün tek bir anlama sahip olmasından kaynaklandığını düşünmüyorum. Tam tersine, gücü tam da kadim bir doğa olayının farklı kültürler ve tarihsel dönemler boyunca farklı anlamlar biriktirmiş olmasından geliyor. Gey bir erkek olarak gökkuşağını queer görünürlüğün ve dayanışmanın tarihinden ayrı düşünmüyorum. Renkler, birbirlerinin aynısı olmadan yan yana durur. Farklılık ortadan kalkmaz; bir arada varlığını sürdürür. Bu basit ama güçlü bir imge. Aynı zamanda, her türlü tekil yorumun öncesinde var olan arketipsel biçimler hep ilgimi çekti: güneş, ay, ağaç, dağ, insan bedeni, gökkuşağı… Bunları ortak bir söz dağarcığının parçaları olarak görüyorum. Gökkuşağının politik anlamı da bu daha geniş alanın yerini almak yerine, onun içinde var olmasıdır. Belki de gökkuşağını bir simge olarak kırılgan bırakan şey de budur. Böylesine açık ve neşe dolu bir imge, farklılıklarla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu temsil eden bir çatışma alanına dönüşebilir. Benim için umut, çatışma ya da karanlık yokmuş gibi davranmak demek değildir. Bir gökkuşağı ancak ışığın ve atmosferin belirli koşulların bir araya gelmesiyle görünür olur. Benzer biçimde umut da karanlık var olduğu için vardır. Dolayısıyla gökkuşağı bir cevap değil; açılımdır. Bienal de 2017’de eseri benzer bir çerçevede tanımlamıştı: queer dayanışma ve umut; belirsizlikle, farklı ruh hâlleriyle ve ‘farklılıkların uyumsuzlukları ve kesişimleriyle’ bir arada var oluyordu.
Can Memiş: Anıtın üzerindeki Where Do We Go from Here? (Buradan Nereye Gidiyoruz?), 1999’da sorulmuş bir soruydu. Bugün, 27 yıl sonra bu cümle sizin için ne anlama geliyor? Bu soruya bir yanıt bulabildiniz mi?
Ugo Rondinone: Hayır; sanırım eseri hâlâ canlı tutan da tam olarak bu. Eğer bu soru bir yanıt bulmuş olsaydı, eser 1999’a ait kalırdı. Aksine Where Do We Go from Here? (Buradan Nereye Gidiyoruz?), içinde bulunduğu tarihsel koşullarla değişiyor. 1999’da başka bir İstanbul’da var oldu. 2017’de kalıcı olarak şehre döndüğünde ise başka… 2026’da ise onunla yine bambaşka koşullar altında karşılaşıyoruz. Cümle hiç değişmiyor, ama zaman onu durmadan yeniden yazıyor. İstanbul Bienali de eseri, yoldan geçenleri kendi gelecekleri ve umutları üzerine düşünmeye davet eden bir çalışma olarak tanımlıyor. Kişisel olarak artık bir yanıt beklemiyorum. Daha gençken bu soru, belki de hayatın nereye doğru gittiğini bilmeye yönelik daha güçlü bir arzu taşıyordu. Bugünse hayatın bize böyle bir kesinlik sunmadığını anlıyorum. Aşk, kayıp, arzu, ölüm, emek ve zaman bizi durmadan yeniden şekillendiriyor. Bu yüzden artık bu soru benim için eskisi kadar kaygı yüklü değil. Buradan nereye gidiyoruz? Buradan devam ediyoruz. Önemli olan varacağımız yeri bilmek değil. Yola devam edebilecek kadar açık kalabilmek.
Can Memiş: Kamusal alanda çalışan bir sanatçı olarak eserinizi yerleştireceğiniz mekânı nasıl seçiyorsunuz? Bir eserin bulunduğu yere ‘ait’ olmasını sağlayan nedir?
Ugo Rondinone: Eserin yalnızca yer kaplamadığı, bulunduğu yerle bir ilişki kurabildiği mekânları arıyorum. Kamusal alan zaten dolu… Mimariyi, tarihi, trafiği, belleği, siyaseti, hava koşullarını ve insan davranışlarını içinde barındırıyor. Bir sanat eseri, boş bir yere geliyormuş gibi davranmamalı. Beni ilgilendiren, eserin anlamının çevresiyle kurduğu ilişki içinde dönüşebileceği bir durum bulmak. Bu bazen karşıtlıktan, bazen de bir yakınlıktan doğar. Taştan bir figür, müzenin içinde durmak yerine kent siluetine karşı konumlandığında bambaşka bir şeye dönüşebilir. Bir gökkuşağı da bir yolun, meydanın ya da binanın üzerinde belirdiğinde farklı bir anlam kazanır. Ölçek önemli, ama psikolojik ölçek benim için daha da önemli. Bir eserin, sanat görme niyeti olmadan onunla karşılaşan biriyle ilişki kurup kuramayacağını düşünürüm. Bu tesadüfi karşılaşma, kamusal sanatın sunduğu en büyük imkânlardan biri. Kişi esere gitmez; eser onun gündelik hayatına girer.

Can Memiş: İstanbul’daki ilk kişisel serginizde, mountain serisinden heykelleri gün doğumu ve gün batımını konu alan suluboya resimlerinizle bir araya getiriyorsunuz ve galeri mekânını da manzaraya açılan bir alan olarak tarif ediyorsunuz. Heykellerin neon renkleri ve maddi ağırlığı ile suluboyaların atmosferik yapısı arasında nasıl bir gerilim var?
Ugo Rondinone: Sergi, doğaya ilişkin birbirinden çok farklı iki deneyimi bir araya getiriyor. Dağların bir ağırlığı var. Fiziksel, dikey ve bedensel bir varlık taşıyorlar. Taştan yapılmış olmaları, jeolojik zamanın uçsuz bucaksız süresini çağrıştırıyor; buna karşılık floresan renkleri bütünüyle yapay. Bu yüzden aynı anda hem ilkel hem de çağdaş görünüyorlar. Suluboyalar ise bunun tam tersi yönde işliyor. Gün doğumu ve gün batımının fiziksel bir bedeni yok. Bunlar, ışığın sürekli değiştiği ve biçimlerin çözülüp belirsizleştiği geçiş anları. Suluboyada pigmentin suyun içinde çözülmesi de kullanılan malzemenin, ele aldığı konunun doğasını bir anlamda tekrar etmesini sağlıyor. Biri kütle, diğeri atmosfer. Biri mekânda yer kaplıyor, diğeri ise mekânı eritiyor. Ama bunları uzlaştırılması gereken karşıtlıklar olarak görmüyorum. İşlerimin büyük bölümü tam da bu tür durumların arasında var oluyor: doğa ile kültür, kalıcılık ile geçicilik, fiziksel olan ile psikolojik olan, dışarıdaki manzara ile içsel manzara arasında. Bu yüzden bir dağ bir ruh hâline dönüşebilir; tıpkı bir gün batımının neredeyse fiziksel bir varlık kazanabilmesi gibi. İkisi galeride bir araya geldiğinde, serginin ayrı ayrı sanat eserlerini barındıran bir oda gibi hissedilmekten çıkıp bir manzara gibi işlemeye başlamasını istiyorum.
Can Memiş: Sergide kütle ile atmosfer, doğal ile yapay, kalıcılık ile geçicilik arasında kurduğunuz ilişkiden söz ediyorsunuz. İstanbul’da da bu ilişkilerin bir karşılığını görüyor musunuz?
Ugo Rondinone: İstanbul’u işlerimin bir metaforuna dönüştürme konusunda temkinli davranırım. Bir şehir bunun için fazlasıyla karmaşık. Ama İstanbul bazı çelişkileri olağanüstü görünür kılıyor. Taşın ve suyun, muazzam bir tarihsel ağırlığın ve kesintisiz hareketin, kalıcılığın ve dönüşümün bir arada var olduğu bir şehir burası. Mimariyi kütlesiyle deneyimlerken aynı zamanda Boğaz’ı, hava koşullarını, sürekli değişen ışığı ve uçsuz bucaksız gökyüzünü de deneyimliyorsunuz. Şehir aynı anda hem tarihi hem de bütünüyle çağdaş hissedilebiliyor. Bu hâl, sergide de yankısını buluyor. Dağlar taştan yapılmış, ama jeolojik doğaya asla ait olamayacak renklerle karşımıza çıkıyor. Suluboyalar ise gün doğumu ve gün batımı gibi bütünüyle doğal olayları betimliyor, fakat onları pigment ve su alanlarına dönüştürüyor. Dolayısıyla hiçbiri yalnızca doğal ya da yalnızca yapay değil. Sanırım giderek böyle bir dünyada yaşıyoruz. Doğa ile kültür arasındaki ayrım artık eskisi kadar net değil. Manzaraları, iklimi ve bedenleri dönüştürüyoruz; ama aynı zamanda ışığa, suya, yerçekimine, arzuya, yaşlanmaya ve ölüme tabi olan biyolojik varlıklar olarak kalmaya devam ediyoruz. Belki de sergiyi 1999’daki gökkuşağına yeniden bağlayan şey bu. Gökkuşağı, doğanın en maddesiz imgelerinden biri: suyun içinden geçen ışık. Ben onu neon, pleksiglas ve alüminyumdan yapılmış yapay bir nesneye dönüştürdüm. Dağlarda ise bu işlem tersine dönüyor: muazzam bir maddi kalıcılıkla özdeşleştirdiğimiz bir şey, neredeyse halüsinatif bir yapay renk alanına dönüşüyor. Dolayısıyla gökkuşağı, dağlar ve gün doğumu ile gün batımı resimleri arasında, beni her zaman ilgilendiren aynı hareket var: dışımızdaki dünya ile içimizdeki dünya arasında… Manzara hiçbir zaman yalnızca dışarıda değil. Onu kendimizle taşıyoruz.

