Skip to main content

ActArt

ACT#5
← Back

50. Yıl Anıtı ve Cumartesi Anneleri Bağlamında Hatırlamanın Politikası

Modernleşme süreciyle birlikte gelişen kent farklı toplumsal grupların karşılaştığı, gündelik yaşam pratiklerinin şekillendiği ve iktidar ilişkilerinin mekânsal olarak görünür hale geldiği çok katmanlı bir toplumsal mekâna dönüşür. Tarihsel olarak ticaretin, eğlencenin, dolaşımın ve birbirini tanımayan insanların karşılaşma olasılığının yoğunlaştığı meydanlar ise bu dönüşümün en görünür olduğu kamusal alanlar arasında yer alır. Bu nedenle meydanlar farklı bedenlerin, toplumsal kimliklerin, siyasal taleplerin ve belleklerin bir araya geldiği, çatıştığı ve birbirini dönüştürdüğü karşılaşma alanlarındandır. Eleştirel kent çalışmaları kenti binalar, yollar, altyapılar ve kalabalıklardan oluşan fiziksel bir bütün olarak ele almak yerine mekânın toplumsal ilişkiler aracılığıyla üretildiğini vurgular. Bu yaklaşım açısından mekân, içinde yaşanan pasif ve nötr bir zemin değildir; iktidar ilişkileri, ekonomik süreçler, kültürel pratikler ve gündelik yaşam deneyimleri aracılığıyla sürekli olarak üretilir ve yeniden üretilir.

Kentsel mekânın farklı toplumsal kesimleri bir araya getiren yapısı, karşılaşma kavramını tartışmanın ana eksenlerinden biri olarak ele almamızı kolaylaştırır. Bu bağlamda karşılaşma sadece farklı insanların fiziksel olarak aynı yerde bulunması anlamına gelmez. Karşılaşmalar yakınlık kadar mesafe, dayanışma kadar çatışma, görünürlük kadar dışlanma da üretebilir. Kentin farklı toplumsal grupları bir araya getiren yapısı aynı zamanda kimlerin nerede bulunabileceğini, hangi bedenlerin görünür olabileceğini ve hangi eylemlerin meşru kabul edileceğini belirleyen sınırlar üretir. Bu sınırlar kimi zaman fiziksel bariyerler ve “güvenlik” uygulamaları aracılığıyla açıkça görünür hale gelirken kimi zaman da toplumsal normlar, toplumsal cinsiyet ilişkileri, sınıfsal ayrımlar ve siyasal iktidar mekanizmaları aracılığıyla daha örtük biçimde işler.

Bu yazıda temel olarak, İstanbul’un Beyoğlu ilçesinde bulunan Galatasaray Meydanı örneği üzerinden, bir kamusal mekânın farklı toplumsal grupların karşılaşmasını mümkün kılarken aynı zamanda bu karşılaşmaları hangi sınırlandırma pratikleri aracılığıyla düzenlediğini ve bu sınırların gündelik ve kolektif eylemler aracılığıyla nasıl müzakere edildiğini ele aldım. Buna bağlı olarak Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’ndaki uzun soluklu eylemlerinin kamusal mekânın kullanımını, anlamını ve belleğini nasıl dönüştürdüğünü anlamaya çalıştım. Bu kapsamda meydanda yer alan Şadi Çalık’ın (1917-1979) 50. Yıl Anıtı heykelini resmî tarih ve kamusal bellek açısından ele alarak Cumartesi Anneleri’nin eylemleriyle birlikte değerlendirdim. Bu kapsamda, aynı kamusal mekânda bulunan bir Cumhuriyet anıtı ile kayıpların hatırlanmasına yönelik kolektif bir eylem, birbirinden farklı bellek biçimlerini nasıl karşı karşıya getirir? sorusundan hareket ettim. Fiziksel sınırların resmî ve sivil bellek biçimleri üzerinden gerçekleştiğini gösteren Galatasaray Meydanı’nı belirli bir protestonun gerçekleştiği fiziksel bir alan olarak değerlendirmektense beden, iktidar, sınır, bellek ve sanatın karşılaştığı ilişkisel bir kamusal mekân olarak değerlendirdim. Sonuç olarak kamusal mekânın iktidar tarafından düzenlenen ve sınırlandırılan bir alan olmadığı görüşünden yola çıkarak bu sınırların bedensel pratikler, tekrar eden karşılaşmalar, kolektif eylemler aracılığıyla sürekli olarak müzakere edildiği ve yeniden anlamlandırıldığını ortaya koymayı istedim.

50. Yıl Anıtı, Şadi Çalık, 1973, @kulturistan X hesabından alınmıştır.

Modern kentte karşılaşma ve kentsel deneyim

Modern kentlerin ortaya çıkışıyla birlikte kente ilişkin çalışmalar ve öznenin kentsel deneyimi sosyoloji, coğrafya, mimarlık, şehir planlama ve kültürel çalışmaların kesişiminde gelişen çok boyutlu bir araştırma alanına dönüşür. Modernleşme süreçlerinin hız kazanmasıyla birlikte kent hem ekonomik ve mekânsal dönüşümlerin gerçekleştiği bir yerleşim alanı olarak hem de yeni toplumsallık biçimlerinin, kültürel pratiklerin ve öznel deneyimlerin üretildiği bir toplumsal mekân olarak ele alınmaya başlanır. Modern kent ile birey arasındaki ilişkinin anlaşılmasında Karl Marx, Charles Baudelaire, Georg Simmel ve Rosa Luxemburg gibi düşünürlerin çalışmaları önemli bir başlangıç noktası oluşturur.1 Bu yaklaşımlarda modern kent bir yandan bireyi geleneksel toplumsal bağlardan koparan, yalnızlık, yabancılaşma ve belirsizlik duygularını yoğunlaştıran bir ortam olarak değerlendirilirken diğer yandan yeni karşılaşma biçimlerine, bireysel özgürleşme olanaklarına ve farklı toplumsal ilişkilerin gelişimine zemin hazırlayan bir alan olarak görülür. Dolayısıyla modern kent deneyimi, özgürleşme ile yabancılaşmanın aynı anda ortaya çıkabildiği çelişkili bir sürece işaret eder. Ancak sözü edilen “birey”in tarihsel olarak tarafsız ve evrensel bir özne olmadığını da vurgulamak gerekir. Klasik kent kuramlarının önemli bir bölümü, kentsel deneyimi çoğunlukla erkek öznenin deneyimi üzerinden açıklar. Bu nedenle modern kent deneyimini ele alırken yalnızca bireyin kentteki hareketliliğini temel almak eksik bir değerlendirme olacaktır. Dolayısıyla kimin kentte özgürce hareket edebildiğine, kimin görünür olabildiğine ve kimin kamusal alanda meşru kabul edildiğine de bakmak gerekir.

Metropol yaşamına ilişkin çözümlemelerinde modern kentin birey üzerindeki zihinsel ve duygusal etkilerine değinen Simmel’e göre, metropol bireyi sürekli olarak yoğun bir toplumsal ve duyusal uyarıcılar ortamına yerleştirir. Bu yoğunluk karşısında birey, kendisini koruyabilmek için mesafeli ve kayıtsız bir tutum, yani blasé tavır geliştirir. Metropol yaşamı rasyonel düşünme, zamanın hızlanması ve para ekonomisinin belirleyiciliği üzerinden yeni bir birey tipi üretir. Metropol insanı, kentin hızına ve karmaşıklığına uyum sağlayabilmek için rasyonel tepkiler geliştirmek zorundadır. Simmel’in çözümlemesinin önemli sonuçlarından biri, modern kentte fiziksel yakınlığın zorunlu olarak toplumsal yakınlık anlamına gelmemesidir. İnsanlar birbirlerine fiziksel olarak yaklaşırken zihinsel ve toplumsal olarak birbirlerinden uzaklaşabilirler. Yazarın metropol analizinde bu mesafe, modern bireyin hem özgürlüğünün hem de yalnızlığının koşullarından biridir.2 Dolayısıyla kentte karşılaşma fiziksel temas ile yakınlık ve mesafenin aynı anda üretildiği karmaşık bir toplumsal ilişkidir.3 Bu açıdan bakıldığında meydan, karşılaşmanın gerçekleştiği ancak karşılaşmanın niteliğinin önceden belirlenmediği bir alan olarak tarif edilebilir. Aynı meydanda bulunan bireyler birbirlerini görmeyebilir, birbirlerinden uzak durabilir ya da birbirlerinin varlığını politik bir anlam içinde deneyimleyebilir. Bu nedenle, oldukça tartışmalı bir konu olan kamusal mekânın demokratik potansiyeli, farklı öznelerin birbirlerinin varlığını görünür ve meşru kılabilmesine de bağlıdır.

Baudelaire’in modern kentin sokaklarında dolaşan flâneur figürü ise, kalabalıklar içerisindeki bireyin deneyimini anlamak için başta kent çalışmaları olmak üzere pek çok disiplin tarafından farklı bağlamlarla ele alınmıştır. Flâneur, kentin ritmini gözlemleyen, kalabalığın içinde bulunan ancak onunla arasında belirli bir mesafeyi koruyan modern özneyi temsil eder. Ancak bu öznenin deneyiminin evrensel bir kentsel deneyim olarak kabul edilmesi tartışmalıdır. Janet Wolff’un The Invisible Flâneuse başlıklı çalışmasında ortaya koyduğu feminist eleştiri tam da bu noktaya işaret eder. Wolff’a göre kadınların modern kentte erkekler kadar özgürce hareket edebilmeleri tarihsel olarak mümkün olmamıştır. George Sand’ın 1831 yılında Paris’i özgürce deneyimleyebilmek amacıyla erkek kıyafetleri giymesi kamusal mekânda hareketlilik ile toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkiyi ve çizilen sınırları göstermesi açısından dikkat çekicidir. Pantolon ve yelek giyip şapka ve kravat takan Sand’ın bu tutumu kamusal alanda anonimlik ve hareket özgürlüğü sağlayan bir stratejidir.4 Bu örnekte de görüldüğü üzere flâneurün özgür gözlemci konumu belirli bir erkek ayrıcalığına dayanır. Feminist kent kuramlarının katkısı bu görünmez ayrıcalığı açığa çıkararak “kim yürüyebilir? kim durabilir? kim gözlemleyebilir? kim görünür olabilir? kim kamusal mekânda şüpheli veya tehdit olarak kodlanır?” gibi soruları gündeme taşımasıdır. Bu sorular, kentteki sınır kavramı üzerine düşündüğümüzde toplumsal cinsiyet normlarının, “güvenlik” söylemlerinin ve eril bakışın da bireylerin hareketliliğini belirleyen görünmez sınırlar ürettiğini ortaya koyar.

Mekânın üretimi, sınıf ve kent hakkı

Kentteki sınırları kavrayabilmek için mekânın toplumsal ilişkiler tarafından üretilen bir süreç olduğunu vurgulamak sınır kavramını daha geniş bir çerçeveden ele almayı kolaylaştırır. Örneğin Marx kapitalist kentte üretim, emek ve sermaye arasındaki ilişkileri incelerken kentteki sınıfsal eşitsizlikleri görünür kılan yaşam alanlarına ve çalışma bölgelerine de dikkat çeker. Marx’ın Kapital’de işçi sınıfının yaşam koşullarına ilişkin çözümlemeleri, sanayileşmeyle ortaya çıkan yoğun ve sağlıksız işçi yerleşimlerinin kapitalist üretim ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini gösterir.5 Luxemburg da The Industrial Development of Poland adlı çalışmasında kapitalist sanayileşme ile nüfusun sanayi merkezlerinde yoğunlaşması arasındaki ilişkiyi vurgular. Bu süreç ekonomik üretim biçimlerini değiştirirken yeni bir işçi sınıfının ortaya çıkışını ve kolektif siyasal eylem olanaklarının gelişmesini de beraberinde getirir.6 

Modern kentlere ilişkin tarihsel birikimin de etkisiyle, güncel kent çalışmaları mekânın gündelik yaşamı ve sembolik anlamları üretme kapasitesini de analizlerine dâhil eder. Lefebvre’in “mekânın üretimi” yaklaşımına göre, mekân toplumsal ilişkilerin içinde gerçekleştiği nötr bir zemin olarak ele alınmaz. Lefebvre bu üretim sürecini “üçlü mekân diyalektiği” aracılığıyla açıklar. “Mekân pratiği” gündelik yaşamın gerçekleştiği, insanların hareket ettiği, çalıştığı ve ilişkiler kurduğu fiziksel ve toplumsal ağları ifade eder. “Mekân temsilleri” mimarlar, şehir plancıları, yöneticiler ve diğer uzmanlar tarafından tasarlanan ve haritalar, planlar, projeler ve kurumsal söylemler aracılığıyla düzenlenen mekândır. “Temsil mekânları” ise kullanıcıların mekânı imgeler, semboller, duygular ve gündelik deneyimler aracılığıyla yaşama biçimlerini ifade eder.7 Lefebvre’in yaklaşımı Galatasaray Meydanı’nı anlamak açısından bize işlevsel bir zemin sunar. Meydan bir yandan ulaşım, ticaret ve dolaşım ilişkileri içinde kullanılan fiziksel bir mekânıdır. Diğer yandan meydanın, özellikle son on yılda benimsenen yönetim stratejileriyle uyumlu biçimde artan “güvenlik” önlemleri, düzenin ve erişimin belirli politikalar doğrultusunda tasarlandığı ve denetlendiği bir alana dönüşmesi söz konusudur. Bununla birlikte Cumartesi Anneleri’nin oturma eylemleri ise kayıp fotoğrafları, karanfiller, sessizlik ve tekrar eden buluşmalar aracılığıyla meydanın yaşanan ve sembolik anlamını dönüştürür. Böylece aynı mekân, farklı toplumsal aktörler tarafından farklı biçimlerde üretilir. Bu bakış açısı “kent hakkı” kavramıyla derinleştirilebilir. Kent hakkı bir yandan mevcut kentsel hizmetlerden yararlanma hakkı iken diğer yandan kentin nasıl şekilleneceğine katılma, kenti dönüştürme ve kent yaşamının olanaklarına kolektif olarak erişebilme hakkıdır.8  Harvey ise kent hakkını kentsel süreçlerin nasıl şekilleneceğine karar verebilme ve kenti ortak ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürebilme yönündeki kolektif hak olarak değerlendirir. Böylece kent, toplumsal aktörlerin birlikte dönüştürdüğü politik bir alan olarak ele alınır.9 Dolayısıyla kamusal alan dolaşılan veya tüketilen bir alan olmaktan çıkarak neyin hatırlanabileceği ve hangi taleplerin görünür olabileceği üzerine verilen mücadelelerle yani doğrudan kent hakkıyla ilişkili hale gelir.

Toplumsal cinsiyet, mekânsal sınırlar ve gündelik taktikler

Metnin önceki bölümlerinde de değindiğim üzere, kentteki sınırlar sınıf ilişkileri kadar toplumsal cinsiyet ve diğer toplumsal farklılıklar aracılığıyla da üretilir. Feminist coğrafyacılar, klasik kent kuramlarının çoğunlukla erkek deneyimini merkez aldığını vurgulayarak kadınların gündelik yaşamını, bakım emeğini, güvenlik sorunlarını ve hareketlilik deneyimlerini kent analizinin merkezine taşır. Massey mekânı farklı kimliklerin, tarihlerin ve toplumsal ilişkilerin sürekli kesiştiği ilişkisel bir oluşum olarak ele alır. Bu perspektif, mekânın sabit bir özelliğe sahip olmadığını farklı toplumsal ilişkilerin kesişmesiyle sürekli yeniden kurulduğunu gösterir.10 Kadınların kamusal alandaki varlığı ise toplumsal normlar, eril bakış, şiddet tehdidi ve üretim ilişkileri tarafından sınırlandırılmıştır. Massey’nin yaklaşımı kamusal ve özel alan arasındaki ayrımı toplumsal cinsiyet ilişkilerini yeniden üreten bir mekânsal düzenleme olarak da okumayı mümkün kılar. Kern de modern kentlerin sınıfsal ayrışmaların yanı sıra toplumsal cinsiyet ve etnik farklılıklar üzerinden de örgütlendiğini gösterir. Kern’e göre modern kentin tarihsel gelişiminde kadın bedeninin denetlenmesi, ahlaki panikler, mekânsal ayrıştırma ve güvenlik politikaları birbirinden bağımsız süreçler değildir. Orta ve üst sınıftan kadınları kamusal yaşamdan uzaklaştıran banliyö modeli, kadınları ev içi rollerle özdeşleştiren toplumsal düzenlemelerin mekânsal karşılığına denk gelir. Benzer biçimde Viktoryen dönemin sömürgeci ve ahlaki denetim pratikleri günümüzde güvenlik, gözetim ve kentsel dönüşüm söylemleri aracılığıyla farklı toplumsal grupların kamusal mekândaki varlığını düzenlemeye devam eder.11 Kente dair bu yaklaşımlar sınır kavramını fiziksel engellerin ötesine taşımamızı sağlar. Kentte sınır yalnızca bir duvar, bariyer veya kapı değildir. Cumartesi Anneleri örneğinde de gördüğümüz gibi sınır kimliğe, cinsiyete, sınıfa, etnisiteye ve siyasal konuma göre farklılaşan hareketlilik ve görünürlük rejimidir.

Michel de Certeau gündelik yaşam pratiklerine ilişkin metinlerinde, kent kullanıcılarının kendileri için kurulmuş mekânsal düzenlemeleri pasif biçimde tüketmek yerine gündelik pratikleri aracılığıyla bu düzenlemeleri farklı biçimlerde kullanabildiklerini ileri sürer. Yürüme, bekleme, tekrar eden güzergâhlar ve buluşmalar kenti kullanıcıların kendi deneyimleri üzerinden yeniden anlamlandırmalarına olanak tanır. De Certeau’nun “taktik” kavramı, kendi mekânına sahip olmayan aktörlerin mevcut düzen içerisinde ortaya çıkan olanaklardan yararlanarak hareket etme biçimidir. Taktikler bireylerin ve toplulukların mevcut yapılar karşısında kendi deneyimlerinden hareketle geliştirdikleri, gündelik yaşam içinde ortaya çıkan anlık ve esnek müdahale biçimleridir. Strateji kendi yerini kurabilen iktidar aktörlerinin düzenleme kapasitesine dayanırken taktik mevcut mekânsal düzen içinde hareket eder ve bu düzenin olanaklarını farklı biçimlerde kullanır. Taktik doğrudan ve kısa vadede iktidarı ortadan kaldıran bir eylem olmasa da iktidarın ürettiği sınırlar içerisinde yeni kullanım biçimleri geliştiren gündelik müdahalelerdir.12 Cumartesi Anneleri’nin Galatasaray Meydanı’nda tekrar eden buluşmaları da taktiksel kullanım bağlamında değerlendirilebilir. Eylemin güçlü yönlerinden biri de Plaza de Mayo Anneleri gibi aynı mekânda tekrar tekrar bulunma ve bedensel olarak orada olma pratiğinden kaynaklanır. Her hafta aynı meydanda oturmak, mevcut mekânsal düzen içerisinde farklı bir kullanım biçimi yaratır. Bu kullanım biçimi meydanı bekleme, yas tutma, hatırlama ve adalet talep etme mekânına dönüştürür.

Cumhuriyet Dergi, 638. sayı, 14 Haziran 1998.

Galatasaray Meydanı’nda karşılaşmalar, bedenler ve siyasal bellek

Cumartesi Anneleri’nin 27 Mayıs 1995’ten itibaren İstanbul’da İstiklal Caddesi’ndeki  Galatasaray Lisesi önünde başlayan oturma eylemleri, kamusal mekânın kolektif bellek ve hak mücadelesi ekseninde yeniden anlamlandırılması bakımından Türkiye tarihinde yer alan nadir örneklerdendir. “Arjantin’de cunta yönetiminin zorla yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza de Mayo’da toplanan annelerden esinlenen gruba katılanların sayısı zaman geçtikçe binleri bulmuştur. 13 Mart 1999’da polisin müdahaleleri nedeniyle oturma eylemlerine ara veren grup, 31 Ocak 2009’da yeniden bir araya gelmeye başla(r).”13 Cumartesi Anneleri, gözaltında kaybedilen veya faili meçhul siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarının akıbetini öğrenmek, kayıpların bulunmasını sağlamak ve faillerin yargılanmasını talep eden bir topluluktur.14 Serdar Korucu’nun da aktardığı üzere hareketin temel talepleri gözaltında kaybetmelerin sonlandırılması, kayıplara ulaşılması ve faillerin yargılanmasıdır.15 Eylemlerin biçimsel olarak birbirini tekrar etmesi bu pratiğin temel özelliklerinden biridir. Her hafta benzer biçimde gerçekleştirilen oturma eylemleri, her defasında farklı bir kaybın hikâyesini gündeme getirir. Bu tekrar ve simgeler, eylemi sıradan bir protestodan farklılaştırır. Tekrar eden ritüel aracılığıyla her kayıp yeniden hatırlanır ve kaybedilen kişi anonim bir istatistik olmaktan çıkarılarak belirli bir yaşam öyküsünün öznesi haline gelir. Burada bedenin mekânla ilişkisi belirleyici hale gelir. Oturmak, beklemek ve sessizce aynı yerde bulunmak fiziksel açıdan son derece basit görünen eylemler olmasına rağmen politik açıdan güçlü sonuçlar üretir. Bedenler meydanda görünür hale geldikçe kayıpların yokluğu da kamu nezdinde görünürleşir. Başka bir ifadeyle kayıp bedenlerin yokluğu, geride kalan bedenlerin kamusal varlığı aracılığıyla temsil edilir.

Bir tür mekânsal müdahale olarak da nitelendirilebileceğimiz bu eylem biçimi kayıp yakınları, insan hakları savunucuları, öğrenciler, sanatçılar ve farklı toplumsal kesimlerden dayanışmacıların bir araya gelmesiyle meydanın kullanım biçimini dönüştürür. Bu dönüşüm anlık ya da eylemin saatiyle sınırlı değildir. Burada gerçekleşen karşılaşma, farklı toplumsal grupların birbirleriyle temas kurmasını sağlarken farklı siyasal ve tarihsel deneyimlerin de aynı mekânda var olmasını sağlar. Galatasaray Meydanı’nda karşılaşma devlet ile yurttaş, resmî tarih ile alternatif bellek, güvenlik politikaları ile kamusal özgürlük ve fiziksel düzenleme ile bedensel varlık arasındaki gerilimlerin görünür olduğu bir süreçtir. Mevcut sınırları görünür kılan bu karşılaşma, bu sınırların yeniden müzakere edilmesini de mümkün kılar. Bu nedenle Pierre Nora’nın “hafıza mekânları” kavramından yola çıkarak Galatasaray Meydanı’nı bir hafıza mekânı olarak da ele alabiliriz.

Cumartesi Anneleri, 600. Hafta Buluşması, @CmrtesiAnneleri X hesabından alınmıştır

Nora’ya göre modern toplumlarda canlı ve gündelik belleğin zayıflamasıyla birlikte anıtlar, meydanlar, arşivler ve çeşitli kamusal simgeler belleğin taşıyıcıları haline gelir. Ancak bu mekânların anlamı sabit değildir; farklı kuşaklar ve toplumsal gruplar tarafından yeniden yorumlanabilir.16 Galatasaray Meydanı’nın bir hafıza mekânına dönüşmesi tekrar, görsel kurgu, ritüel ve kolektif anlatı aracılığıyla gerçekleşir. Kayıpların fotoğrafları kişisel hikâyeleri kamusal görünürlük kazandırır. Karanfiller yasın maddi bir ifadesine dönüşür. Sessiz oturma eylemi bedenleri meydanda sabitler. Her hafta tekrar eden buluşmalar ise bütün bu pratikleri ritüelleştirir. Böylece Galatasaray Meydanı, resmî tarih anlatısının dışında kalan deneyimler aracılığıyla bir sivil bellek mekânı niteliği de taşır. Burada önemli olan, meydandaki belleğin yalnızca geçmişe ilişkin olmamasıdır. Geçmişte yaşanan kayıpların hatırlanması bugün devam eden bir hakikat ve geleceğe ilişkin siyasal adalet talebidir.

Cumartesi Anneleri’nin eylemleri kentsel sınırların bedenlerin kamusal alandaki varlığı üzerinden de üretildiğini ve müzakere edildiğini gösterir. Oturmak, durmak, sessizce beklemek burada özellikle anlamlıdır. Yürümek, geçmek ve tüketmek için tasarlanmış bir meydanda uzun süre oturmak gündelik kullanım biçimini dönüştürür. Bekleyen beden meydanın hızına ve dolaşım mantığına müdahale eder. Her hafta tekrar eden bu eylem, meydanın gündelik ritmi içinde alternatif bir zaman üretir. Bu bedensel müdahale kadınların kamusal alandaki tarihsel konumuyla da ilişkilidir. Yas, bakım ve annelik gibi geleneksel olarak özel alanla ilişkilendirilen deneyimler, Cumartesi Anneleri’nin eylemleri aracılığıyla kamusal ve siyasal bir talebe dönüşür. Böylece “annelik”17 yalnızca edilgen bir toplumsal kimlik olmaktan çıkarak tanıklık eden, soran, hatırlayan ve hakikat talep eden politik bir konuma dönüşür. Kamusal ve özel alan arasındaki sınırlar birbirinin içine geçerken sınır da sabit ve değişmez bir çizgi olmaktan çıkar; toplumsal ilişkiler ve pratikler içerisinde yeniden anlamlandırılan dinamik bir ilişki biçimine dönüşür. Benzer şekilde hangi tarihsel olayların hatırlanacağı ve hangi hikâyelerin görünür olacağı da bellek üzerinden kurulan sınırlarla ilişkilidir.

Cumhuriyet’in 50. yılı dolayısıyla Yapı ve Kredi Bankası tarafından Şadi Çalık’a sipariş edilen ve 1973 yılında meydana yerleştirilen anıt, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve 50. yılını simgeleyen 1923 ve 1973 tarihlerini taşır. Farklı uzunluklardaki paslanmaz çelik boruların gökyüzüne doğru yükselmesi Cumhuriyet’in ilerleme, dinamizm ve süreklilik ideallerini soyut bir dille anlatır. Meydandaki 50. Yıl Anıtı’nı da resmî bellek ile sivil belleğin karşılaşma ve çatışma simgelerinden biri olarak değerlendirebiliriz. Anıtın kamusal alandaki varlığı, devlet tarafından temsil edilen tarihsel anlatıyı görünür kılarken meydanın farklı toplumsal gruplar tarafından kullanılması ve yeniden anlamlandırılması bu resmî anlatının karşısına alternatif hatırlama biçimlerini çıkarır. Nora’nın yaklaşımı doğrultusunda değerlendirildiğinde, kamusal anıtların anlamları onları kullanan toplumsal aktörlerin pratikleriyle yeniden üretilebilir. 50. Yıl Anıtı da zaman içinde Cumhuriyet’in 50. yılını temsil eden bir sanat eseri olmaktan çıkarak meydanın farklı tarihsel ve toplumsal deneyimlerinin kesiştiği bir bellek referansına dönüşür. Bir yanda Cumhuriyet, ilerleme, modernleşme, süreklilik anlatısı diğer yanda ise kayıp, yas, tanıklık, hakikat ve adalet talebi iki farklı anlatı gibi görünse de aslında Türkiye’nin siyasal ve toplumsal tarihini özetler. Bu durum iki ayrı anlatıdan ziyade Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal hafızasındaki gerilimleri ve çelişkileri görünür kılar: Cumhuriyet’in modernleşme ve yurttaşlık idealleri ile bu yurttaşlığın tarihsel olarak maruz bırakıldığı kayıplar ve adalet talepleri aynı meydanda yer alır.

Gözaltında kayıplar için verilen mücadelenin öncülerinden Cumartesi Annesi Emine Ocak’ın cenazesi Galatasaray Meydanı’ndan uğurlanıyor, 24 Temmuz 2025, Fotoğraf: Nazım Dikbaş

Galatasaray Meydanı’nın anlamsal dönüşümünde, toplumsal eylemlerin etkisiyle meydana yönelik gerçekleştirilen fiziksel düzenlemeler de belirleyici bir rol oynar. Bu müdahaleler, meydanın kamusal niteliğinin nasıl kurulduğunu ve dönüştürüldüğünü doğrudan etkiler. Özellikle 25 Ağustos 2018 sonrasında 50. Yıl Anıtı çevresine yerleştirilen polis bariyerleri ve güvenlik gerekçesiyle yapılan düzenlemeler eserin erişilebilirliğini ve izleyiciyle kurduğu ilişkiyi sınırlandırır. Bir kamusal sanat eserinin kamusallığı fiziksel kamusallık yani eserin bulunduğu alana erişilebilme; görsel kamusallık yani eserin yakından görülebilmesi ve algılanabilmesi; deneyimsel ve siyasal kamusallık yani izleyicinin eserle fiziksel, duyusal ve düşünsel ilişki kurabilmesi düzeylerinde engellenir hale gelmiştir. Bariyerler “düzen ve güvenlik” anlayışını temsil ederken bedenlerin hareketini ve karşılaşma olanaklarını da düzenler; fiziksel sınır ile siyasal sınır birbirine eklemlenir.

Sonuç olarak meydanın anlamı tek bir aktör tarafından belirlenemez. Meydanın anlamı onu kullananların eylemleri, kurumsal düzenlemeler, tarihsel bellekler ve fiziksel müdahaleler arasındaki ilişkiden ortaya çıkar. Bu nedenle Galatasaray Meydanı’na baktığımızda “kamusal mekân” kavramının tek başına yeterli olmadığı görülür. Asıl mesele, kamusal olanın nasıl üretildiği, kimler tarafından kullanılabildiği, kimlerin görünür kılındığı ve hangi sınırlar içerisinde yeniden müzakere edildiğidir. Meydan bu anlamda bitmiş ve sabit bir mekân değildir. Aksine sürekli olarak yeniden üretilen ilişkisel bir oluşumdur. Bu açıdan kent, sınır ve karşılaşma kavramları birbirini üreten ilişkisel süreçlerdir. Mekân sınırlar üretir; bedenler bu sınırları zorlar; karşılaşmalar sınırları görünür kılar; bellek ise mekânın anlamını yeniden kurar. Galatasaray Meydanı’nın tarihsel ve güncel deneyimi bir kamusal mekânın bu gerilimler içinde nasıl üretildiğini gösterir. Bu ilişkisel üretim sürecinde 50. Yıl Anıtı da meydanın tarihsel belleğini ve siyasal anlamlarını taşıyan bir heykel olarak fiziksel müdahaleler ve simgesel unsurlar aracılığıyla sürekli olarak yeniden anlamlandırılır.

Ateş Alpar, Cumartesi Anneleri Eylemi, 2016

1 Modern sosyolojiyle ilgilenen düşünürler doğrudan kent analizi yapmasalar da modernleşmeyi anlamak açısından kentsel dönüşümlere önemli bir yer vermişlerdir. Örneğin Max Weber modern kenti rasyonelleşme ve ekonomik ilişkiler bağlamında; Émile Durkheim ise modern toplumun iş bölümü ve toplumsal dayanışma biçimleri üzerinden ele almıştır. Dolayısıyla bu düşünürlere kenti nasıl okuduğumuzla da alakalı olarak elbette çok sayıda isim eklenebilir.

2 Georg Simmel, “Metropol ve Zihinsel Yaşam”, çev. Bahar Öcal Düzgören, Cogito-Kent ve Kültürü, Yaz 1996, s. 81-89.

3 Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma, çev. Elçin Gen, Nazile Kalaycı, Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları, 2003, s. 94.

4 Janet Wolff, “The Invisible Flâneuse. Women and the Literature of Modernity”, Theory, Culture & Society, 2(3), 1985, s. 41, 37-46.

5 Karl Marx, Kapital, Cilt I, çev. Alaattin Bilgili, Ankara: Sol Yayınları, 2004, s. 341, 612.

6 Rosa Luxemburg, The Industrial Development of Poland, New York: Campaigner Publications, 1977.

7 Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Sel Yayınları, 2014, s. 67-68.

8 Henri Lefebvre, Şehir Hakkı, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Sel Yayınları, 2020, s. 158–159.

9 David Harvey, “The Right to the City”, International Journal of Urban and Regional Research, 27(4), 2003, s. 939-941.

10 Doreen Massey, Space, Place, and Gender, Minneapolis: University of Minnesota Press, 2001.

11 Leslie Kern, Feminist Şehir, çev. Beyza Sumer Aydaş, İstanbul: Sel Yayınları, 2020.

12 Michel de Certeau, The Practice of Everyday Life. Berkeley: University of California Press, 1984.

13 Cumartesi Anneleri, “Tarihçe”, 2 Ağustos 2023, https://cumartesianneleri.org.tr/2023/08/02/tarihce/. Erişim tarihi: 24 Ağustos 2026.

14 Cumartesi Anneleri, “Tarihçe”, 2 Ağustos 2023, https://cumartesianneleri.org.tr/2023/08/02/tarihce/. Erişim tarihi: 1 Ağustos 2026.

15 Serdar Korucu, “Cumartesi Anneleri: Galatasaray Meydanı’nda 1000 Hafta”, Moderatör: Mesut Varlık, video söyleşi, https://www.youtube.com/watch?v=QlN9iciHphY. Erişim tarihi: 27 Temmuz 2026.

16 Pierre Nora, Hafıza Mekânları, çev. Mehmet Emin Özcan, Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2025.

17 Plaza de Mayo Anneleri’nin eylem biçimi ve beyaz başörtüsü gibi sembolleri, Cumartesi Anneleri de dâhil olmak üzere kadınların öncülük ettiği uluslararası ölçekteki birçok hak ve adalet mücadelesine ilham vermiştir. Türkiye bağlamında bu mücadele hem Cumartesi Anneleri kavramıyla hem de hareketin farklı toplumsal kesimlerin katılımıyla genişleyen yapısına işaret eden Cumartesi İnsanları adıyla anılır. Bu kullanım, mücadelenin kadınların öncülüğünde şekillenmekle beraber kaybedilenlerin yakınları ve farklı toplumsal grupların katılımıyla kolektif bir hak arama pratiğine dönüştüğünü gösterir.