ActArt

ACT#2
← Back

Şimdinin tozu: Beyoğlu ve Istanbul Queer Art Collective

Istanbul Queer Art Collective ile tanışmam 2015 yılında Övül Durmuşoğlu küratörlüğünde ARK Kültür’de gerçekleşen Kaos GL sergisi Gelecek Queer’e dayanıyor. O sıralarda üzerinde çalıştığım lisans tezim “1990 Sonrası LGBTİ+ Aktivizmi ve Sanat Pratiklerine Olan Yansıması” için Cihangir’in ara sokaklarında ARK Kültür’ü aramaya koyuluyorum. Kapanış gününün son dakikalarında yakaladığım bu tuhaf sergi, bugünü daha yaşanabilir kurgulamayı önerirken, queer bir geleceği yeniden inşa etmenin gerekliliğinden bahsediyor. Merdivenlerden ikinci kata doğru çıktığımda Istanbul Queer Art Collective’in sergi mekânının ortasına konumlandırdığı Yaralı Mobilya (2014) işiyle karşılaşıyorum. Daha sonra Yaralı Mobilya‘nın 2014 yılında Blok Art Space’te Fluxus Tekrarları (Fluxus Remakes Live Vol. I) kapsamında gerçekleşen Kintsugi isimli bir performansın kalıntısı olduğunu öğreniyorum.  Istanbul Queer Art Collective o günden itibaren performans ve üretimlerini yakından takip ettiğim bir sanatçı ikilisi haline geliyor. Beni bu yazıyı yazmaya iten ise olumsuz anlamda değişen/dönüşen Beyoğlu ve Istanbul Queer Art Collective’in bu bağlamda gerçekleştirdiği Süpürge Yürüyüşleri: İstiklal (2012) ve Gezi (2014) performansları oluyor.

Londra/İstanbul merkezli Istanbul Queer Art Collective, performans sürecinin belgelenmesinin performansın kendisi kadar önemli olduğu görüşüyle Tuna Erdem, Seda Ergül ve Onur Gökhan Gökçek tarafından 2012 yılında kuruluyor. Kolektife daha sonradan performans sanatçısı Leman Sevda Darıcıoğlu ve görüntü yönetmeni Burak Serin dahil olsa da Istanbul Queer Art Collective günümüzde yoluna Tuna Erdem ve Seda Ergül ikilisi olarak devam ediyor. Performanslarında queer teorinin beslendiği kavramları ödünç alan kolektif, Renate Lorenz’in Queer Art: A Freak Theory (Queer Studies) ve Jack Halberstam’ın Queer Art of Failure kitaplarını üretimlerine rehber olarak görüyor. Bu referanslardan hareketle ortaya koydukları üretimler hazır nesne, video dökümantasyon, fotoğraf ve ses yerleştirmesi olarak form buluyor.

Genellikle kamusal alanda performanslar gerçekleştiren Istanbul Art Collective, Fluxus Tekrarları (Fluxus Remakes) ismini verdikleri serilerinde Fluxus dönemine ait performansları bir nevi queerleştiriyor. Bağlamlarından tamamen kopmadan form değiştiren bu performanslar, sanat izleyicisini deneyime ve en önemlisi de çuvallamaya davet ediyor. Bu çuvallama hâli, Judith Halberstam tarafından yeni bir düşünme ve yazma pratiği olarak önerilen “alçak teori” kavramından geliyor. Alçak teori, insanı çuvallamaya, yolunu kaybetmeye, anlaşılması güç durumlara ilişkin cevap verilmesi zor sorular sormaya ve mantığa aykırı görünen direniş biçimleri bulmaya yöneltme eğilimi gösteren bir özelliğe sahip. Istanbul Queer Art Collective de beslendiği bu teori ve düşünce biçimlerini, zamansız performanslarının yapı taşı haline getiriyor. Beyoğlu çevresinde gerçekleştirdikleri kamusal alan performansları Süpürge Yürüyüşleri: İstiklal (2012) ve Gezi (2014) tam da bu sularda yüzüyor.

Hepimizin de bildiği gibi 12 Eylül olaylarından sonra ülkeyi saran politik ortamdan en fazla zarar gören yine LGBTİ+lar oluyor. Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü’nün uyguladığı sistematik şiddet ve baskılara dayanamayan LGBTİ+lar 29 Nisan 1987’de açlık grevi başlatıyor. İlk olarak Taksim’deki bir evde başlayan grev, ertesi gün Gezi Parkı merdivenlerinden tüm Türkiye’ye duyuruluyor. 90’lardan önce gerçekleştirilmiş en geniş çaplı LGBTİ+ eylemi olarak bilinen bu grev, o gün polis tarafından hızlıca sonlandırılıyor. 90’ların manzarası da bundan farklı değil. Hatta bu saldırılar ilerleyen yıllarda belediye, dernekler ve azınlık karşıtı grupların bir araya toplanmasıyla daha sistematik hale geliyor. 1996 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat II – Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı sonrasında “Yaşanabilir Kentler” sloganıyla bazı kararlar alınıyor. Bu kararlara göre İstanbul’un kriminalize olmuş gözüyle bakılan bazı sokakları alt kültürden tamamen arındırılmak isteniyor. Başkurt, Pürtelaş ve Ülker Sokak başta olmak üzere trans kadınların komünal yaşamı deneyimlediği sokaklar sistematik saldırılar sonucu adeta “süpürülüyor”. Trans kadınların ve seks işçilerinin yerlerinden edilme mevzusu günümüzde de farklı bahaneler üzerinden Bayram Sokak’ta devam ediyor. Kamu sağlığı ve pandemi koşulları gerekçe gösterilerek çalışma ve barınma hakları alenen gasp ediliyor.

Ardı arkası kesilmeyen değişim ve dönüşümler sadece LGBTİ+’ları ya da alt kültürü hedef almıyor. Beyoğlu, 2011 yılında Tarlabaşı Caddesi trafiğinin yer altına alındığı Taksim Yayalaştırma Projesi’yle farklı müdahalelere maruz kalmaya başlıyor. Trafik üzerinden başlayan bu değişim, zamanla kentin kimliğini ve tarihi dokusunu ortadan kaldıran bir tehdide dönüşüyor. 1870’lerdeki büyük Beyoğlu yangınından sonra tarihi dokusunu güçlükle koruyabilmiş olan Tarlabaşı, Taksim 360 projesi kapsamında “sterilize” ediliyor. Karakteristik mimari yapıların yerini birbirine tıpatıp benzeyen rezidans tarzı kimliksiz binalar alıyor. Yine Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Gezi Parkı’nın yerine imar izni olmadan Taksim Kışlası inşa edilmeye çalışılıyor. 27 Mayıs 2013 tarihinde iş makinelerinin parka girmesi sonucunda başlayan eylem ve protestolar, kısa süre içinde Türkiye’nin büyük bir bölümüne yayılıyor. Yaz boyunca devam eden kararlı direniş sonucunda Gezi Parkı izinsiz müdahaleden kurtarılıyor.

İstiklal Caddesi’ne doğru uzandığımızda Sin-Em Han, Emek Sineması ve Narmanlı Han gibi bir zamanlar İstanbul’un kültür ortamına büyük katkı sağlayan mekânların AVM’leştirildiğini ve geçmişlerinden tamamen arındırıldığını görüyoruz. 2021 yılına baktığımızda ise Cumhuriyet dönemini simgeleyen nadir yapılardan Atatürk Kültür Merkezi (AKM)’nin yıkılarak yerine yenisinin inşa edildiğini, karşısına da Taksim Camii’nin konumlandırıldığını görüyoruz.  Tüm bu yapılar, İstanbul ve Beyoğlu hafızasını mesafeli bir şekilde müzeleştirirken kültürel mirası geleceğe aktarma konusunda yetersiz kalıyor.

Istanbul Queer Art Collective’in Süpürge Yürüyüşleri: İstiklal (2012) ve Gezi (2014) isimli performansları, yukarıdaki paragraflara sığdırmaya çalıştığım süpürme ve arındırma girişimlerine bir tepki olarak ortaya çıkıyor. Süpürme eyleminin farklı çağrışımlarıyla ilgilenen bu seri, Prag’ta Fluxus etkinlikleri düzenleyen performans sanatçısı Milan Knížák’ın 1965 tarihli Pazar Etkinliği (Sunday Event) isimli sokak eylemlerine atıfta bulunuyor. 2013 yılında gerçekleşen Gezi Parkı Direnişi’ni önemli bir kazanım olarak gören kolektif, deneyimledikleri bu süreci kendi pratiği aracılığıyla yeniden yorumluyor. Gezi Parkı Direnişi’nden sonra gelen yerel seçimlerin gergin bekleyişi sırasında da Süpürge Yürüşleri: Gezi isimli tepki performansı ortaya çıkıyor. Istanbul Queer Art Collective üyeleri iki metre uzunluğunda bir ipin ucuna çalı süpürgesi bağlayarak Gezi Parkı’nı çevreleyen bir rotada yürümeye başlıyor. Yürüyen kişiyi arkasından takip eden süpürge, bugüne ait ayak izlerini dahi yok ediyor.  Bu süpürme eylemi, 2010’lu yıllardan itibaren devasa bir şantiye alanı haline gelen ve olumsuz anlamda dönüşen Beyoğlu’nun silinen geçmişini temsil ediyor. LGBTİ+’lar için sosyalleşme, direniş ve çark mekânı olarak önem arz eden Gezi Parkı hafızasını yeniden vurguluyor.

Yine kolektifin İstiklal Caddesi’ni arşınlayarak gerçekleştirdiği İstiklal isimli performansını bu bağlamda okumak mümkün. Çünkü İstiklal Caddesi, 80’lerden itibaren LGBTİ+’ların geçim kapısı ve yaşam pratiği haline gelen gece hayatını temsil ediyor. Son zamanlarda Taksim’e uğrayan turist profilinin değişmesi, mekânların turistin ilgisine uygun hale getirilmesi, pandemi koşulları sebebiyle masa-sandalyelerin azaltılması ve alkole gelen uçuk zamlar, eğlence sektörünü çıkmaza sokuyor. Bu gelişmelere bağlı olarak da yıllarca Beyoğlu hafızasını sırtlamış kültür-sanat ve eğlence mekânları tek tek kapanıyor. Yine aynı şekilde 2017’den itibaren LGBTİ+ etkinliklerinin kısıtlanması ve görünürlük sembollerine karşı takınılan sansürcü tutum, bu alandaki dayanışma mekanizmalarına zarar veriyor. Uygulanan bu sansür ve kısıtlamalar pandemi koşullarıyla birleşince queer gece hayatı imkansızlığın içine doğru sürükleniyor.

Istanbul Queer Art Collective’in Gezi Parkı’ndan Tünel’e geniş bir alanı odağına alan performans serisi, bir zamanlar etnik ve kültürel farklılıkların simgesi Beyoğlu’nun kayıp hafızasını arıyor. Halı altına süpürülmüş, unutulmaya yüz tutmuş zamanların izini sürüyor. Bunu da uçları aşınmış cılız bir çalı süpürgesiyle yapıyor.

Şimdinin tozunu geçmişe karıştırarak.

1 Judith Halberstam’ın heteronormatif kanallardan beslenen toplumsal algıları eleştirdiği kitabı The Queer Art of Failure 2013 yılında “Çuvallamanın Queer Sanatı” adıyla SEL Yayıncılık tarafından yayımlandı.

2 Furkan Öztekin, 1990 Sonrası LGBTİ+ Aktivizmi ve Sanat Pratiklerine Olan Yansıması, Danışman: Borga Kantürk, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, İzmir, 2016, s:7

3 Mine Kaplangı, Interview: Istanbul Queer Art Collectıve, Artfridge, 20.06.2016

4 Çuvallamanın Queer Sanatı, SEL Yayıncılık, Ekim, 2013

5 Elif İnce, LGBTİ: Kaldırımın Altından Gökkuşağı Çıkıyor, BİA Haber Merkezi, 08.12.2014

6 Evrim Kepenek, Bayram Sokak’tan kadınlar: Bizi evsiz bırakmak mı pandemi tedbiri?, BİA Haber Merkezi, 03.12.2020

7 Asu Aksoy, Yeni Beyoğlu kimliğinde Beyoğlu yok, Argonotlar, 07.12.2021