Kamusal alanın siyasal niteliği, erişilebilirliğin hukuki ve mimari tanımlarını aşan fiilî bir kullanım rejimi içinde oluşur. Bir meydanın fiziksel açıklığı ile farklı toplumsal grupların o alanı kullanabilme koşulları ayrı düzlemlerde belirlenir; ulaşım hatlarının işlerliği, yaya dolaşımının yönü, giriş ve çıkışların denetimi, insanların bir araya gelerek belirli bir yoğunluk oluşturabilmesi ve kolektif hareketi sürdürebilmesi bu koşulların maddi bileşenlerini oluşturur. Bir topluluğun kamusal olarak ne ölçüde görünür olabildiği, aynı yerde ne kadar kalabildiği ve ortak bir pratiği tekrar aracılığıyla mekâna yerleştirebilmesi de bu ilişkiler bütününe dahildir. Kamusallık bu çerçevede, kentsel alanın kimler tarafından, hangi yoğunlukta ve hangi sürelerle kullanılabildiğini belirleyen siyasal bir dağılım sorunu olarak ele alınmaktadır.
Taksim–İstiklal–Galatasaray hattı, söz konusu dağılımın tarihsel ve güncel katmanlarının birlikte izlenebildiği yoğun bir kentsel kesit sunar. Taksim Meydanı, ulaşım ağlarının kavşaklandığı merkezî konumunu Türkiye’nin modern siyasal hafızasında farklı mücadelelerin talepleri ve çatışmalarıyla birleştirir; İstiklal Caddesi, Taksim’i Tünel’e bağlayan doğrusal yapısı boyunca yürüyüşleri, karşılaşmaları ve kolektif hareketi kesintisiz bir kamusal güzergâh boyunca taşır. Galatasaray Meydanı ise bu eksende gelişen siyasal hareketlerin, kamusal buluşmaların ve tarihsel hafıza katmanlarının kesiştiği başlıca düğüm noktalarından biridir. Meydanın tekrarlanan kolektif kullanımlarla kazandığı siyasal yoğunluk, çevresindeki anıtlar, kamusal sanat yapıtları, ticari yapılar ve tarihsel olaylarla ilişkili mimari unsurlarla birlikte hattın anlam katmanlarını çoğaltır. Bu çalışmada “merkezî kamusallık”, ulaşım bağlantılarının, yoğun gündelik dolaşımın, heterojen karşılaşmaların ve siyasal hafızanın üst üste geldiği bu tür kentsel merkezlerde kamusal varlığın kurulma koşullarının kesişimini karşılamaktadır.

Hattın siyasal hafızasında 1 Mayıs’ın sınıf antagonizmasına dayalı emek siyaseti önemli bir tarihsel katman oluşturur. Çalışmanın karşılaştırmalı vaka çözümlemesi ise 8 Mart Feminist Gece Yürüyüşleri, Onur Yürüyüşleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları ve Hrant Dink anmaları üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu pratikler farklı siyasal soykütüklerden gelir: feminist hareketin patriyarkal toplumsal örgütlenmeye yönelttiği itiraz, LGBTİ+ hareketlerin heteronormatif düzenle kurduğu çatışmalı ilişki, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın zorla kaybedilenlerin akıbeti ve devlet şiddetinin hafızası üzerinden sürdürdüğü adalet talebi ile Hrant Dink cinayetinin ardından ifade özgürlüğü, hakikat ve adalet etrafında oluşan hafıza aynı siyasal deneyime indirgenemez. Hrant Dink anmaları ayrıca güzergâhın doğrudan mekânsal sınırları içinde bulunmayan Sebat Apartmanı çevresinde gerçekleşir. Bu örnek, hattın parçası olarak değil, yıllık geri dönüşün belirli bir adresi nasıl kamusal hafıza yüzeyine dönüştürdüğünü ve güvenlik düzenlemelerinin her durumda aynı siyasal sonucu üretip üretmediğini sınayan karşılaştırmalı bir vaka olarak ele alınmaktadır.
Araştırmanın ortaklaştırdığı düzlem, farklı tarihsel ve siyasal pratiklerin erişim, dolaşım, görünürlük ve tekrarın mekânsal koşullarıyla kurduğu ilişkidir. Çalışmanın temel sorusu bu düzlem üzerinde kurulmaktadır: Kamusal diskalifikasyon[1] Taksim–İstiklal–Galatasaray hattında hangi maddi ve idari araçlar ile tekrar rejimleri üzerinden işler; bu işleyiş siyasal öznenin merkezî kamusallığa erişim, kolektif görünürlük ve tarihsel yerle süreklilik kurma koşullarını nasıl değiştirir?
Karşılaştırmanın yöntemi feminist ve LGBTİ+ yürüyüşleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları ile Hrant Dink anmalarını tek bir politik kategori altında eritmemeyi gerektirir. Bu pratiklerin tarihsel soykütükleri, talepleri ve devletle kurdukları çatışma biçimleri farklıdır. Karşılaştırılabilir olan, kamusal görünürlük üretirken karşılaştıkları maddi düzenlemelerdir. Bariyerleme, ulaşım kesintisi, kontrollü geçiş, sayısal sınırlama ve önleyici kapatma her vakada aynı sonucu doğurmaz; erişim, yoğunluk, süre ve dolaşım üzerinde karşılaştırılabilir değişiklikler yaratır. Analiz teknik benzerlikleri ortak zemin olarak alırken her vakayı kendi tarihsel ve etik bağlamı içinde ayrı tutmaktadır. Sebat Apartmanı’nın karşılaştırmaya dahil edilmesi de kavramın kapsamını genişletmekten çok sınırlarını sınamaya yöneliktir: güvenlik amacıyla gerçekleştirilen her mekânsal düzenleme, etkileri belgelenmeden kamusal diskalifikasyon olarak değerlendirilemez.
Bülent Batuman’ın (2015) Taksim üzerine çözümlemesi, meydanın Cumhuriyetçi temsil rejiminden neoliberal kentsel dönüşüme uzanan tarihini, siyasal anlam ile mekânsal müdahalenin birbirini sürekli biçimlendirdiği bir süreç olarak ele alır. 1 Mayıs’ın emek politikası ve 1977 Kanlı 1 Mayıs’ının hafızası, Gezi Parkı deneyimi, feminist yürüyüşler, Onur Yürüyüşleri ve Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın Galatasaray Meydanı’ndaki haftalık buluşmaları bu birikimin farklı zamansallıklarını ortak bir kentsel yüzeye taşır. Belirli tarihlerde yoğunlaşan kitlesel yürüyüşlerle haftalık tekrara dayalı hafıza pratiğinin ritimleri birbirinden ayrılır; hattın siyasal yoğunluğu geçmiş olayların bıraktığı izlerle güncel kolektif kullanımlar arasındaki ilişkide sürer. Farklı kolektiflerin bu yüzeye geri dönmesi, geçmişi güncel siyasal talebin parçası hâline getirir. Taksim çevresinde belirli siyasal tarihlere eşlik eden idari düzenlemeler, kentsel dolaşımın farklı katmanlarını eşzamanlı olarak etkileyen bir mekânsal denetim biçimi üretmektedir. Metro istasyonlarının işletmeye kapatılması, füniküler hatlarının ve nostaljik tramvayın durdurulması, otobüs duraklarının kullanım dışı bırakılması ve Beyoğlu çevresindeki yolların trafiğe kapatılması müdahaleyi tek bir giriş noktasından çıkarıp ulaşım bağlantılarına, yaya hareketlerine ve kente yaklaşma güzergâhlarına yayar (İstanbul Valiliği, 2026). Meydan fiziksel olarak çevrelenmeden önce ulaşım ağının değiştirilmesi, müdahaleyi meydanın sınırlarından yaklaşma güzergâhlarına taşıyarak farklı hareketlerin birleşebileceği düğümleri ve kalabalığın oluşabileceği hatları da idari denetimin nesnesi hâline getirir.

Bu düzenin en görünür araçlarından biri metal bariyerdir. Meydan girişlerinde, cadde başlarında, kaldırım kenarlarında ve sokak ağızlarında istiflenen bariyerler, kolluğun yaya geçişlerini daraltma, belirli alanları çevreleme ve kamusal kullanımı kısa sürede düzenleme imkânını gündelik dolaşımın içine yerleştirir. Siyasal hareketliliğin beklendiği tarihlerde istiflenen sokak başlarından ya da depolandıkları noktalardan çıkarılarak geçiş hatlarına yerleştirilmeleri, olağan zamanda bekleyen ekipman ile eylem gününde kurulan kapatma arasında süreklilik oluşturur. Taksim, İstiklal ve Galatasaray gibi siyasal hafızanın belirli buluşma noktalarında yoğunlaştığı alanlarda bariyerlerin tekrarlanan biçimde devreye sokulması, kapatma imkânını tekil bir güvenlik tedbirinden süreklilik kazanan idari bir pratiğe dönüştürür. Bariyerlerin hazır tutulması, benzer geçiş noktalarına taşınması ve dolaşım hatlarının belirli siyasal tarihlerde tekrar kapatılabilmesi, “alıştırma siyaseti”nin[2] yönetsel zeminini oluşturur. İstiflenmiş bariyerin siyasal anlamı, müdahale altyapısının gündelik kent yüzeyinde açıkça görülebilir olmasında yoğunlaşır. Sokak ağzında ya da meydan girişinde bekleyen metal yığın, gelecekteki kapatmanın olası biçimini, kullanılacak malzemeyi ve müdahalenin hangi eşiklerde kurulabileceğini önceden kent yüzeyine kaydeder; siyasal tarihlerde kısa sürede çepere dönüşmesi bu hazırlığı fiilî düzene çevirir. Kolluğun mekânsal yetkisi, böylece personel yoğunluğu ve zor kullanma anının ötesinde hazırlık, depolama, taşıma ve yerleştirme süreçlerine yayılan bir altyapı içinde işler. Kamusal kullanımın hangi maddi araçlarla ve ne kadar kısa sürede düzenlenebildiği, müdahale gerçekleşmeden önce de kent yüzeyinden okunabilir hâle gelir. “Alıştırma siyaseti”, belirli kapatma tekniklerinin tekrar yoluyla idari olarak tanınabilir, hazırlanabilir ve yeniden uygulanabilir hâle gelmesini kavramsallaştırır. Kavram, kamusal öznelerin kapatma pratiklerine ilişkin duygu, kabul veya içselleştirme biçimleri hakkında bir varsayıma dayanmaz; bunlar ayrı bir saha araştırmasının konusudur. Burada izlenebilen süreç, müdahale araçlarının aynı işlevi üstlenebilecek biçimde hazır tutulması ve belirli alanlarda tekrarlanabilir olmasıdır. Bariyerler belirli eşikleri çevrelerken yol kapamaları yaklaşma güzergâhlarının bütününü etkiler; metro ve füniküler seferlerinin durdurulması, otobüs duraklarının kapatılması ve yaya akışlarının yönlendirilmesi, kolektif buluşmanın ulaşım koşullarını daha geniş bir çevrede değiştirir. “Geçici kalıcılık”[3] ise fiziksel çeperin kısa süreli varlığı ile onu yeniden kurmayı mümkün kılan idari, lojistik ve teknik süreklilik arasındaki zamansal ilişkiye karşılık gelir: fiziksel çeper saatler içinde çözülse de onu farklı tarihlerde benzer kentsel eşiklerde kurmayı mümkün kılan idari, lojistik ve teknik kapasite devam eder. Alıştırma siyaseti müdahalenin operasyonel tekrarını, geçici kalıcılık ise bu tekrarın dayandığı süreklilik yapısını açıklamaktadır.
Foucault’nun (2007) güvenlik aygıtları çözümlemesi, müdahalenin tekil geçiş noktalarından dolaşımın gerçekleştiği çevreye doğru genişleyen ölçeğini dolaşımın, geçiş olasılıklarının ve yoğunlaşma noktalarının yönetimi üzerinden çözümler. Milieu[4] kavramı, iktidarın dolaşımın gerçekleşeceği çevreyi, geçiş olasılıklarını ve yoğunlaşma noktalarını düzenleyerek işlediği düzleme işaret eder. Taksim metro çıkışlarının kapatılması, füniküler bağlantılarının durdurulması, İstiklal’e açılan sokakların kontrollü eşiklere dönüştürülmesi ve yolların trafiğe kapatılması, meydana yaklaşma yönlerini, farklı akışların birleşebileceği düğümleri ve kalabalığın yoğunlaşma ihtimallerini eşzamanlı olarak değiştirir. Güvenlik tekniğinin nesnesi, bu düzeyde tekil beden ve hareketten, hareketlerin birbirleriyle kurduğu çevresel ilişkilere uzanır.
Henri Lefebvre’nin (1991) mekânın üretimine[5] ilişkin yaklaşımı, aynı düzenlemelerin Taksim’in toplumsal kullanılabilirliğini nasıl dönüştürdüğünü açıklayan ikinci bir analitik düzlem sağlar. Metro bağlantısının kapatılması yaklaşma süresini uzatır; sokak ağızlarındaki bariyerler yaya hareketini belirli doğrultulara iter; yol kapamaları farklı akışların birleşeceği noktaları dağıtır; kolluk çevrelemesi belirli bir yüzeyde kalma süresi ve hareket alanı üzerinde etkide bulunur. Mekân bu ilişkiler içinde mimari biçimin gündelik kullanım, kurumsal karar, dolaşım alışkanlığı ve siyasal pratikle kesiştiği bir üretim süreci olarak belirir. Bariyerin eylem gününde fiziksel sınır, gündelik istif hâlinde ise kurulabilir sınırın maddi bilgisi olarak işlemesi, geçici kalıcılığın Taksim çevresindeki somut karşılıklarından biridir.
Judith Butler’ın (2015) toplanma kuramı[6] bu mekânsal işlemlerin kolektif eylemin maddi ölçeği üzerindeki sonuçlarını tartışmaya açar. Birlikte bulunmak, yürümek, beklemek, sloganı ortak bir ritimde sürdürmek, pankartları ve bayrakları cadde boyunca yaymak, gündelik kent kullanıcılarıyla karşılaşmak ve belirli bir yoğunluğu korumak siyasal mevcudiyetin bedensel ve mekânsal bileşenleridir. Taksim–İstiklal hattında bir güzergâhın kesilmesi kalabalığı ara sokaklara dağıtabilir, kontrollü geçişler yoğunluğu seyreltebilir, ulaşım bağlantılarının kapanması ise katılım için gereken zaman ve mesafeyi artırır. Görünürlüğün hareket boyunca üretildiği bir hatta güzergâh düzenlemesi siyasal sözün duyulma ve görülme ölçeğine doğrudan temas eder.

Galatasaray Meydanı’ndaki on kişilik katılım sınırı[7], toplanmaya yönelik düzenlemenin hafıza pratiğinin görsel, işitsel ve bedensel ölçeğine nasıl taşındığını somutlaştırır. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın haftalık buluşmalarında kaldırılan fotoğraflar, kaybedilen kişilerin yüzlerini ve adlarını kamusal dolaşıma sokarak tekil hayatları kolektif hakikat ve adalet talebine bağlar. TİHV’nin gözlem raporları ile 2024 ve 2026 tarihli açıklamalarında, katılımcı sayısının sınırlandırılmasının yıllara yayılan buluşma pratiğinin parçası hâline geldiği; katılımcıların ise bu sınırın kayıp yakınlarının ve fotoğrafların meydana taşınması üzerindeki etkisini dile getirdiği belgelenmektedir (BİA Haber Merkezi, 2026b; Kepenek, 2024; Türkiye İnsan Hakları Vakfı [TİHV], 2023). Katılım sayısı, aynı anda gösterilebilecek yüzlerin, art arda duyulabilecek isimlerin, meydanda kaplanan yüzeyin ve çevredeki kullanıcılarla kurulabilecek karşılaşmanın ölçeğini belirler. Sayısal sınırlama, bu nedenle, hafıza pratiğinin görsel, işitsel ve bedensel hacmini etkileyen somut bir mekânsal müdahaledir. Fotoğrafların, adların ve “nerede?” sorusunun yıllar boyunca Galatasaray’a taşınması, zorla kaybedilen kişilerin yaşam öykülerini güncel adalet talebinin içinde tutar. Yıllara yayılan tekrar, adalet talebinin karşılıksız kalma süresini de hafıza pratiğinin zamansal yapısına dahil eder. Burada doğrudan izlenebilen maddi süreç, fotoğrafların, isimlerin ve tanıklığın her hafta aynı mekânda bir araya gelmesiyle hafızanın kamusal olarak güncellenmesi ve on kişilik sınırın bu pratiğin görsel, işitsel ve bedensel hacmini daraltmasıdır.
Foucault, Lefebvre ve Butler kapatma düzenini sırasıyla dolaşımın yönetimi, mekânın toplumsal üretimi ve kolektif mevcudiyetin maddi koşulları düzeylerinde çözümlemeye olanak sağlar. Foucault’nun güvenlik aygıtları ve dolaşım çevresine ilişkin yaklaşımı, geçiş ihtimalleri ile yoğunlaşma noktalarının yönetimini; Lefebvre, kurumsal kararların gündelik kullanıma yerleşerek mekânın toplumsal üretimini dönüştürmesini; Butler ise bu düzenlemelerin birlikte bulunmanın yoğunluğu, süresi ve kamusal görünürlüğü üzerindeki bedensel sonuçlarını kavramayı sağlar. Bu üç düzlemde ulaşım kesintisi, bariyerleme ve kolluk çeperi, siyasal mevcudiyetin oluşabileceği çevreyi, kullanılabilir yüzeyi ve kolektif yoğunluğu düzenleyen mekanizmalar olarak belirir. Taksim ve İstiklal’in politik ağırlığı, bu tekniklerin sonuçlarının örgütlü katılımcı çevresini aşarak gündelik kent kullanıcılarına da uzanmasından kaynaklanır. Yoğun gündelik dolaşım, politik sözün işe giden, dükkânda çalışan, caddeden geçen, turistik amaçla bulunan veya başka faaliyetlerini sürdüren heterojen bir kamuyla karşılaşmasına imkân verir. Güzergâhın daraltılması, bu karşılaşmanın menzilini de sınırlar.

8 Mart Feminist Gece Yürüyüşlerinin 2025 ve 2026 seyri, tarihsel olarak tutulmuş bir kentsel eksende kalma ve sınırlandırılmış koşullar altında kolektif mevcudiyeti sürdürme yönündeki mekânsal ısrarın iki güncel örneğini oluşturur. 8 Mart 2025’te binlerce kadın ve LGBTİ+ Sıraselviler Caddesi’nde toplanarak Cihangir’e yürümüş; yürüyüş öncesinde Taksim’e çıkan ara yollar bariyerlerle kapatılmış ve metro üzerinden Taksim’e erişim durdurulmuştur (Kepenek, 2025). 8 Mart 2026’da 24. Feminist Gece Yürüyüşü yine Taksim’de, Sıraselviler’den Cihangir’e uzanan bir güzergâhta gerçekleşmiş; yürüyüş öncesinde cadde boyunca bariyerlerin yerleştirildiği ve ulaşım engellerinin uygulandığı belgelenmiştir (Kepenek, 2026). Bu iki tarih, feminist ve LGBTİ+ hareketlerin aynı kentsel eksene dönüşlerle biriktirdikleri politik hafıza ile idarenin tekrarlanan erişim düzenlemelerini aynı mekânsal çatışma içinde karşı karşıya getirir. İstiklal ve çevresinin bu hareketlerin kolektif hafızasındaki ağırlığı; belirli sokaklara geri dönme, sloganı yoğun yaya dolaşımına taşıma, buluşma ve yürüyüş güzergâhlarını tarihsel bir referansa dönüştürme ve önceki yürüyüşlerin bıraktığı izleri güncel eylemle sürdürme pratiklerinden kaynaklanır. Butler’ın toplanma kuramı açısından bu ısrarın siyasal önemi, katılımcıların aynı kamusal yüzeyde yan yana gelebilmesi, birlikte yürüyebilmesi, belirli bir yoğunluk oluşturabilmesi ve bu mevcudiyeti sürdürebilmesiyle ilgilidir. Ulaşım bağlantılarının kapatılması, güzergâhların daraltılması ve geçişlerin bariyerlerle sınırlandırılması toplanmanın katılımcı yoğunluğunu, hareket alanını ve görünürlük ölçeğini etkiler. Tarihsel güzergâha geri dönüş de bu koşullar altında o yerle kurulmuş politik ilişkinin sürdürülmesinin maddi araçlarından biri hâline gelir.
Onur Yürüyüşlerinin 2025 ve 2026’daki mekânsal seyri, tarihsel merkez önleyici biçimde kapatılırken kolektif buluşmanın başka kentsel yüzeylerde sürdürülebildiği farklı bir yerleşim biçimi üretir. 29 Haziran 2025’te 23. İstanbul Onur Yürüyüşü Ortaköy’de gerçekleşmiş; aynı gün Taksim, Şişhane, İstiklal ve çevresinde yaya, araç ve toplu taşıma erişimine yönelik kapsamlı kapatmalar uygulanmıştır (BİA Haber Merkezi, 2025a, 2025b). Benzer biçimde 21 Haziran 2026’daki 12. İstanbul Trans Onur Yürüyüşü Fenerbahçe–Kalamış hattında yapılmış; yürüyüşten bir gün önce Beyoğlu Kaymakamlığı’nın yasak kararıyla Taksim ve çevresi güvenlik çeperine alınmış, Taksim’deki metro ve füniküler erişimi kapatılmıştır (BİA Haber Merkezi, 2026a, 2026c). Fiilî buluşmaların başka ilçelerde gerçekleşmesi, Taksim’in LGBTİ+ hareketler açısından taşıdığı tarihsel anlamı idari hazırlığın kapsamından çıkarmamıştır. Eylem alanı ile kapatılan alanın birbirinden ayrılması, toplanmanın siyasal etkisini tek bir tarihsel meydana fiziksel erişime bağlayan açıklamayı yetersiz bırakır. Buluşmanın başka bir kentsel alanda kurulabilmesi, tarihsel merkez kapalı tutulurken kolektif mevcudiyetin farklı bir kamusal yüzeyde sürdürülebildiği bir mekânsal ayrışma yaratır. Bu mekânsal hareketlilik tarihsel merkezle kurulmuş politik bağı ortadan kaldırmaz; merkezin önleyici biçimde kapatılmaya devam etmesi, geçmiş kullanımların güncel güvenlik planlamasında hâlâ operasyonel bir referans oluşturduğunu düşündürür.

Feminist Gece Yürüyüşü, tarihsel güzergâhın kullanılabilir bölümünde kalma yönünde bir mekânsal ısrar üretirken, Onur Yürüyüşlerinde kolektif mevcudiyet farklı kentsel yüzeylerde kurulabilmektedir. Her iki durumda da ulaşım kesintileri, bariyerleme, kontrollü geçiş ve çevreleme, toplanmanın gerçekleşebileceği koşullar üzerinde etkide bulunur. Politik hafızayla kurulan ilişki böylece tarihsel güzergâhta kalma ile kolektif mevcudiyeti başka bir kentsel yüzeyde kurma arasında iki ayrı mekânsal biçim alır.
Taksim–İstiklal–Galatasaray hattının gündelik yoğunluğu, politik sözün örgütlü katılımcı çevresinin dışına ulaşabilmesinin temel koşullarından biridir. Çalışma, ticaret, turizm, kültürel dolaşım ve gündelik geçiş aynı yüzeyde kesiştiği için yürüyüşler ve açıklamalar tesadüfi karşılaşmalar yoluyla heterojen bir kamuyla temas eder. Kapatma, kontrollü geçiş, çevreleme ve merkezden dağıtma teknikleri bu temasın gerçekleşebileceği yüzeyi küçültür. Hareketin ara sokaklara yönlendirilmesi, katılımcıların küçük gruplara ayrılması veya geçişi kolluk tarafından denetlenen eşiklerde tutulması politik sözün gündelik dolaşımla karşılaşma menzilini daraltırken, tarihsel güzergâhlarla kurulmuş siyasal bağların kolektif kullanım yoluyla sürdürülmesini de zorlaştırır. Kamusal diskalifikasyon bu ilişkide, erişimin açık veya kapalı oluşundan daha geniş bir ölçeği kapsar; kolektif varlığın yoğunluğunu, görünürlüğünü, gündelik kent yaşamıyla karşılaşma menzilini ve tarihsel birikimi güncel siyasete taşıma imkânını derecelendiren müdahaleleri aynı analitik çerçevede toplar. Mesele, siyasal öznenin merkezde bulunup bulunamamasının yanı sıra merkezî kamusallığa hangi yoğunlukta, ne kadar süreyle ve ne ölçüde görünür biçimde katılabildiğidir. 8 Mart örneğinde tarihsel merkezde kalma iradesi daraltılmış güzergâhlarda sürdürülürken, Onur Yürüyüşlerinde kolektif mevcudiyet başka alanlarda kurulmakta; tarihsel merkez ise önleyici güvenlik düzeninin içinde tutulmaktadır. Her iki durumda mekânın kullanım koşullarını belirleme yetkisi, siyasal mevcudiyetin kamusal sonuç üretme ölçeğine temas eder.
Bu yönetim biçiminin etkisi hattaki anıtlar, kamusal sanat yapıtları ve hafıza adreslerinde başka bir düzlemde izlenebilir. Bu yapıtların, anıtların ve hafıza adreslerinin politik anlamı, çevrelerinde tekrarlanan kolektif kullanım yoluyla biriktiği için, erişim koşullarındaki değişiklik aynı zamanda bu anlamın güncel siyasal pratiklerle sürdürülebilme koşullarına müdahale eder.
Kamusal Sanat, Kentsel Hafıza ve Kamusal Anlamın Mekânsal Koşulları
Tünel Meydanı’ndaki Ayşe Erkmen’in 1993 tarihli Açık Sütun adlı yapıtı, kamusal anlamın mekânsal kullanım içinde birikmesini izlemek açısından özgül bir örnektir. 1992’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “Açık Alanlara Üç Boyutlu Çağdaş Sanat Yapıtları Yerleştirme Etkinliği” kapsamında seçilen yapıt, 1993’te Tünel Meydanı’na yerleştirilmiştir. Erkmen, meydanın çevresindeki farklı pencere ve balkon ferforjelerinden türettiği desenleri, Tünel çıkışının karşısındaki 1875 tarihli Cer Atölyesi’nin tuğla bacasına referans veren daralan dikey bir formda birleştirmiştir; yapıtın belgelenmiş ölçüsü 750 × 150 × 150 cm’dir. Dövme demir strüktürün geçirgenliği, dikeyliği ve farklı yaklaşma doğrultularından algılanabilmesi eserin meydanla kurduğu ilişkiyi belirler. İstiklal boyunca gerçekleşen yürüyüşlerin Tünel’e ulaşması, pankart ve bayrakların strüktüre eklenmesi ve özellikle Onur Yürüyüşleri sırasında yapıtın gökkuşağı bayraklarıyla işaretlenmesi, biçimsel özelliklerine kolektif kullanımın siyasal hafızasını eklemiştir (Öztekin, 2021).

Açık Sütun’un politik anlamı, temsil ettiği sabit bir mesajda değil, farklı tarihlerde onunla kurulmuş kamusal ilişkide yoğunlaşır. Geçirgen demir strüktürün bayrak ve pankartların eklenmesine imkân vermesi, yapıtın yürüyüş güzergâhının Tünel’deki bitiş ve yoğunlaşma alanıyla kesişen konumu ve siyasal eylemler sırasında işaretlenmesi, biçimsel nitelikleriyle kullanım tarihini birbirine bağlar. Yapıt, böylece tasarlandığı kamusal çevrenin yanında, bu çevrede gelişen siyasal pratiklerin bıraktığı izleri de taşıyan bir kent yapıtına dönüşür. Taksim–İstiklal–Tünel hattındaki önleyici kapatmalar bu kullanım sürekliliğine müdahale eder. Yapıt, gündelik kent yaşamında fiziksel varlığını sürdürür; siyasal yürüyüşlerle kurulmuş ilişkinin devamı ise Tünel’e ulaşılabilmesine ve çevresinde kolektif kullanım kurulabilmesine bağlıdır. İstiklal’e ve Tünel’e erişimin kapatıldığı tarihlerde yürüyüşün yapıta ulaşması, yapıtın işaretlenmesi ve geçmiş politik kullanımların güncel eylem içinde sürdürülmesi kesintiye uğrar. Müdahalenin etkisi yapıtın fiziksel varlığında değil, siyasal kullanım tarihinin yeni bir kolektif eylemle devam ettirilebileceği zaman ve mekânın denetlenmesinde ortaya çıkar. “Sembolün gaspı”[8], yapıtın fiziksel varlığı korunurken ona ulaşmayı, çevresinde toplanmayı ve geçmiş siyasal kullanımlarını güncel eylemle sürdürmeyi belirli tarihlerde kesintiye uğratan müdahale biçimi için kullanılmaktadır. “Gasp”ın kapsamına, sembolün kolektif olarak anlamlandırılmasını mümkün kılan yaklaşma, toplanma ve işaretleme koşullarının idari denetime bağlanması girer. Açık Sütun yerinde kalırken, onu siyasal hafızanın parçası hâline getiren yürüyüş güzergâhı, yaklaşma imkânı ve kolektif işaretleme pratiği belirli tarihlerde kesilebilir. Kavramın kapsamına, geçmiş siyasal kullanımlarla bağ kurmayı mümkün kılan kolektif erişimin geçici olarak kesintiye uğratılması girer.
Galatasaray Meydanı’ndaki Şadi Çalık imzalı 50. Yıl Anıtı, resmî Cumhuriyet temsili ile hak ve adalet mücadelesinin ortak bir kamusal yüzeyde karşılaşmasını sağlayan farklı bir tarihsel katman sunar. Çalık’ın Cumhuriyet’in ellinci yılı için 1973’te Türkiye’nin ilk soyut anıtı olarak tasarladığı 50. Yıl Anıtı, 1975’te Galatasaray Meydanı’na yerleştirilmiştir (İBB Kültür Sanat, 2023). Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın 1995’ten itibaren meydana taşıdığı kayıp fotoğrafları, isimler, yakınların tanıklıkları ve adalet talebi, anıtın çevresine devlet, yurttaşlık, zorla kaybetme, cezasızlık ve hesap verebilirlik arasında gerilimli bir hafıza katmanı eklemiştir. Kayıp yakınlarının bu noktaya haftalar ve yıllar boyunca dönmesi, 50. Yıl Anıtı’nı mücadelenin doğrudan temsiline dönüştürmez; anıtın bulunduğu yüzeyi, hakikat ve adalet talebinin biriktiği bir buluşma ve hafıza alanına çevirir.

Anıt çevresinde kalıcılaşan bariyer bu kullanım tarihinin maddi zeminine müdahale eder. Cumartesi Anneleri/İnsanları’nın anıt çevresinde bir araya gelmesini engelleyen fiziksel sınır, fotoğrafların, isimlerin ve tanıklığın yıllar boyunca yerleştiği kamusal yüzeyi de kesintiye uğratır. Anıtın kamusal niteliği, görünür biçimde varlığını sürdürmesiyle sınırlı değildir; çevresinde buluşulabilmesi, ona yaklaşılabilmesi ve geçmiş kullanımların güncel karşılaşmalarla devam ettirilebilmesi de bu niteliğin parçasıdır. “Sembolün hapsedilmesi”[9], kalıcı çeperlemenin anıtın çevresinde birikmiş toplanma, tanıklık ve hafıza pratiklerinin maddi yüzeyini sürekli biçimde sınırlandırdığı durumu kavramsallaştırır. Bariyerlerin çevrelediği anıtla birlikte onun etrafında birikmiş karşılaşma, tanıklık ve hafıza üretme imkânı da sınır içine alınır. Meydanda süreklilik kazanan fiziksel çeper, kamusal heykelin kullanım tarihine müdahale ederek çevresindeki ortak yüzeyi idari tasarrufa bağlar. Anıtın mülkiyeti ve fiziksel bütünlüğü değişmeden kalırken, toplumun onunla ilişki kurabileceği, önceki siyasal kullanımları sürdürebileceği ve hafızayı aynı yerde kamusallaştırabileceği alan daralır. “Sembolün hapsedilmesi”nin analitik odağında, kalıcı fiziksel sınırın kamusal simge ile topluluk arasında tarihsel olarak kurulmuş ilişki alanını kuşatması bulunur.
Sebat Apartmanı bu iki örnekten mekânsal konumu ve işlevi bakımından ayrılır. Halaskargazi Caddesi’ndeki yapı Taksim–İstiklal–Galatasaray güzergâhının doğrudan bir parçası değildir; karşılaştırmayı mümkün kılan, Hrant Dink’in öldürüldüğü yer ile cinayete karşı sürdürülen hakikat ve adalet mücadelesinin aynı adreste süreklilik kazanmasıdır. Agos gazetesi 1999’da Sebat Apartmanı’na taşınmış, Hrant Dink 19 Ocak 2007’de binanın önünde öldürülmüş; Agos ve Hrant Dink Vakfı’nın 2015’te taşınmasının ardından eski ofis, 17 Haziran 2019’da 23,5 Hrant Dink Hafıza Mekânı olarak ziyarete açılmıştır (Hrant Dink Vakfı, t.y.). Cinayetin gerçekleştiği kaldırıma her yıl geri dönülmesi, olay yerini geçmişte kalmış bir suç mahallinden süren adalet talebinin kamusal adresine dönüştürür. Karanfil bırakmak, binanın önünde toplanmak ve Hrant Dink’in adını söylemek bu sürekliliği kurarken, 2019’dan bu yana gerçekleştirilen video yansıtmaları hafıza pratiğini yapının cephesine taşır. Cephe belirli saatler boyunca görüntünün sokağa açıldığı, anmanın binanın önünde bulunanlarla ve gündelik dolaşımla temas ettiği geçici bir kamusal yüzeye dönüşür. Ohannes Şaşkal’ın “Aklın Yüreği” başlıklı videosunun 18 ve 19 Ocak 2026’da cepheye yansıtılması, sanatsal müdahaleyi cinayet mahalli, kamusal buluşma ve güncel adalet talebi arasında ilişki kuran eylemsel bir aracılık olarak konumlandırır.

19 Ocak 2026’da Halaskargazi Caddesi’nin iki yönlü olarak trafiğe kapatılması, idari müdahaleyi bu hafıza adresinin ulaşım ve dolaşım koşullarına kadar taşımıştır. Anmanın aynı yerde ve yüzlerce kişinin katılımıyla sürdürülebilmiş olması nedeniyle burada fiilî bir toplanma yasağından söz edilemez. Yol kapaması, bu vaka bakımından kolektif görünürlüğün daraltıldığı sonucunu tek başına kurmaz. Sebat Apartmanı’nın karşılaştırmadaki yöntemsel önemi de burada ortaya çıkar: kamusal diskalifikasyon, herhangi bir güvenlik düzenlemesinin varlığından doğrudan türetilemez; düzenlemenin erişim, yoğunluk, süre, görünürlük ve kolektif kullanım üzerinde ürettiği somut sonuçların ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Bununla birlikte, kapatma kararı siyasal olarak etkisiz bir idari işlem değildir. Hafıza pratiğinin gerçekleştiği kamusal çevrenin dolaşım koşullarının idari kararla değiştirilebildiğini somutlaştırır. Taksim, İstiklal ve Galatasaray örneklerinde benzer yetkiler, yürüyüş güzergâhlarının kesilmesi, buluşma alanlarının kapatılması ve siyasal görünürlüğün daraltılması biçiminde daha ileri sonuçlar üretirken, Sebat Apartmanı kapatma ve dolaşımı düzenleme yetkisinin merkezî meydanlardan başka bir siyasal hafıza adresine de uzanabildiğini belgeler. Buradaki analitik fark, mevcut müdahalenin gerçekleşen anmayı engellememiş olmasıdır. Video yansıtması ise hafıza pratiğinin kamusal menzilini başka bir yönde genişletir: cinayetin gerçekleştiği cepheyi görüntünün taşıyıcısına dönüştürür, adalet talebini binanın içindeki hafıza mekânından sokağa çıkarır ve yıllık buluşmanın zamansal sınırlarını gece saatlerine doğru uzatır. Sebat Apartmanı’nın karşılaştırmadaki özgüllüğü, idarenin çevredeki dolaşımı düzenleyebilmesi ile yıllık buluşma ve sanatsal müdahalenin cinayet mahallini kamusal hafıza adresi olarak sürdürebilmesinin eşzamanlılığında yatar.

Açık Sütun, 50. Yıl Anıtı ve Sebat Apartmanı’nda kamusal hafıza üç ayrı maddi pratik üzerinden kurulur: yapıtın yürüyüş sırasında işaretlenmesi, kayıp fotoğrafları ve tanıklıkların anıt çevresinde birikmesi ve cinayet mahalline yıllık dönüşün video yansıtmasıyla cepheye taşınması. İlk örnekte yapıt, yürüyüş sırasında işaretlenerek siyasal kullanım tarihine katılır; Galatasaray’da kayıp fotoğrafları ve tanıklıklar, resmî bir anıtın çevresinde karşı-hafıza üretir; Sebat Apartmanı’nda cinayet mahalline yıllık dönüş ve video yansıtması, adalet talebini aynı adreste sürdürür. Üç vakayı bir arada düşünmeyi mümkün kılan unsur, geçmişin belirli bir yere bağlanması ve kolektif pratik aracılığıyla güncel siyasetin içine taşınmasıdır.
İdari müdahalenin niteliği, her vakada kendi mekânsal sonucuyla değerlendirilmelidir. Açık Sütun’da denetim, siyasal kullanımın gerçekleşeceği yürüyüş hattına ve yapıta ulaşma imkânına yönelir; “sembolün gaspı” bu geçici kesintiyi tanımlar. 50. Yıl Anıtı çevresindeki kalıcı bariyer, haftalık hafıza pratiğinin yerleştiği alanı fiziksel olarak kuşatır ve “sembolün hapsedilmesi” bu yüzeyin kalıcı bariyerle fiziksel olarak ayrılmasına karşılık gelir. Sebat Apartmanı’ndaki yol kapaması ise anmayı sona erdirmeden hafıza adresi çevresindeki dolaşım koşullarına müdahale eder. Karşılaştırmanın analitik değeri, bu üç düzenlemeyi tek biçimli bir güvenlik tekniği veya ortak bir siyasal sonuç altında toplamaktan ziyade, kamusal hafızaya yönelen müdahalelerin farklı yoğunluklarını ve sonuçlarını ayırt edebilmesindedir. Hafızanın siyasal sürekliliği tekrarın belirli bir yerle kurduğu bağda düğümlenir. Açık Sütun’a eklenen bayrak, Galatasaray’da kaldırılan kayıp fotoğrafı ve Sebat Apartmanı cephesine yansıtılan görüntü, önceki eylemlerin bıraktığı izi güncel hak ve adalet talepleriyle aynı yerde buluşturur. Yapıtın, anıtın veya binanın fiziksel olarak korunması bu nedenle kamusal hafızanın devamını tek başına güvence altına almaz. Siyasal süreklilik, toplulukların bu yerlere dönebilmesine, çevrelerinde bir araya gelebilmesine ve geçmiş kullanımları güncel pratiklerle sürdürebilmesine bağlıdır. Kültür politikası açısından temel mesele, kamusal anlamın nesnenin fiziksel varlığıyla sınırlı olmayıp kolektif kullanımın mekânsal ve zamansal sürekliliği içinde kurulmasıdır.

Taksim–İstiklal–Galatasaray hattında süreklilik kazanan kapatma ve denetim pratikleri erişim, yoğunluk, süre, dolaşım ve karşılaşmanın maddi koşullarını birlikte düzenlemektedir. Foucault’nun dolaşım çevresinin yönetimine, Lefebvre’nin mekânın toplumsal üretimine ve Butler’ın toplanmanın kurucu niteliğine ilişkin yaklaşımları bu düzenlemeleri sırasıyla dolaşımın yönetimi, mekânın toplumsal üretimi ve kolektif mevcudiyetin maddi koşulları düzeylerinde çözümlemeye olanak sağlar. Kamusal diskalifikasyon, söz konusu müdahalelerin siyasal özneyi kamusal alandan mutlak olarak çıkarmadığı durumları da çözümleyebilmek için geliştirilmiştir: belirleyici olan, merkezî kamusallığa katılımın hangi yoğunlukta, ne kadar süreyle ve hangi karşılaşma imkânları içinde gerçekleşebildiğidir. Bariyerleme, ulaşım kesintisi, güzergâh daraltması, sayısal sınırlama ve önleyici kapatma bu koşulların maddi dağılımına müdahale eder. Kamusal sanat ve hafıza vakalarında bu yönetim biçiminin kültür politikası açısından sonuçları, yapıt ve hafıza adresleriyle kurulan tarihsel ilişkinin kullanım koşullarında somutlaşır. Bir yapıtın, anıtın veya hafıza adresinin politik anlamı toplulukların onunla kurduğu tarihsel ilişkide birikir. Bu ilişkinin sürdürülebilmesi yaklaşma, toplanma, işaretleme ve belirli bir yere geri dönme imkânlarına bağlıdır. “Sembolün gaspı” geçici erişim kesintisine, “sembolün hapsedilmesi” ise süreklilik kazanan fiziksel çeperlemenin kamusal anlam üretimi üzerindeki sonuçlarına karşılık gelir. Böylece güvenlik siyaseti ile kültür politikası, kamusal sembollerin fiziksel korunmasından daha geniş bir alanda, onların kimler tarafından, hangi koşullarda ve hangi siyasal hafızalar aracılığıyla kullanılabildiği sorusunda kesişir.
Taksim–İstiklal–Galatasaray hattındaki mücadele, bu açıdan, kentin kim tarafından kullanılacağı sorusunu kamunun hangi kolektif pratikler aracılığıyla kurulabileceği sorununa bağlamaktadır. Bir meydanın, caddenin veya anıt çevresinin kamusal niteliği insanların oraya dönebilmesi, birlikte kalabilmesi, sözünü çoğaltabilmesi, gündelik kent yaşamıyla karşılaşabilmesi ve geçmiş mücadeleleri güncel hak talepleriyle ilişkilendirebilmesiyle oluşur. Bu imkânların tekrarlanan idari müdahalelerle kesintiye uğraması demokratik kamusallığın maddi zeminini aşındırırken, merkezî kamusallığa katılım koşullarını belirleme yetkisini de siyasal bir dağılım sorununa dönüştürür. Erişimin, kolektif yoğunluğun, kalma süresinin ve görünürlüğün farklı siyasal özneler bakımından düzenlenmesi, kamusal alanda kimin hangi ölçekte siyasal özne olarak ortaya çıkabileceğinin maddi koşullarına müdahale eder. Kamusal diskalifikasyon, merkezî kamusal alan üzerindeki idari yetkinin muhalif siyasal sözün yoğunluğunu, dolaşımını, tarihsel sürekliliğini ve müşterekleşme koşullarını nasıl değiştirdiğini açıklayan bir kavram olarak bu mücadele alanını görünür kılar.

